Abone Ol

Adâlet

Adâlet
Adâlet kavramını üç başlıkla ele alacağız.

Adâlet ve Eşitlik:

Adâlet, “karşılık vermede denk davranmak”tır. Eğer yapılan hayır ise karşılığı da hayır olur; şer ise karşılığı da şer olur. Adâletin “denklik” şeklinde tanımlanması önemlidir. Çünkü “eşitlik” şeklinde tanımlanması hâlinde insanlar arasında eşitsizliği giderecek mekanizmaların tesisi oldukça müşkül görünüyor. Adâlet’i, “eşitlik” sayanlar, “İnsanlar arasında ilahî paylaştırma” meselesini gözden kaçırmaktadır.

İslâm düşüncesinde insanlar hür doğmuştur. Hür doğuşu “eşitlik” kavramı ile karıştıran düşüncelerin bir delili bulunmamaktadır. İnsanlar ancak; haklar ve hürriyetler bakımından birbirine eşit kabul edilebilir. Cezalar ve bölüşümler bakımından ise eşit oldukları söylenemeyecektir.

Bu eşitsizlik her insanın yaradılış/rızık/ömür süresi/akrabalar/musibetler bakımından birbirinden farklı olmasına dayanmaktadır. Servetin, nimetlerin, insana verilen evlatların, musibetlerin birincil kaynağı Allâh’tır. Adâlet üzerine düşünen kişilerin bu gerçeği teslim etmesi gerekmektedir.

İki kız kardeş evlendi. İkisi de evlat sahibi oldu. Birinin eşi vefat etti. Diğerinin eşine ise babasından miras kaldı. Eşitlik nasıl tesis edilecektir?  İki komşu topraktan birine yağmur indi, diğerine inmedi; iki sürüden birine kurt girdi, diğerine girmedi. Bu hadiseler Allâh’ın serveti paylaştırdığının belgesidir. Allâh, iktisadî hayatı yegâne belirleyendir. Tevhide inanmak, insanlar arasında servetin dağıtımında Allâh’ın paylaştırmasına rıza göstermeyi icbarî-imanî kılmaktadır.

Kur’ân’da deniyor ki “Ve evfûl keyle izâ kiltum vezinû bil kıstâsil mustekîm(mustekîmi) / Ve ölçtüğünüz zaman, ölçüyü tam ifa edin (yerine getirin)! Ve doğru kıstasla vezn edin!” (17 İsra 35). Âyetteki “vezn” sözcüğünün “terazi ile ölçmek” anlamına gelmektedir. “Ve- Ze- Ne” kökü, hem masdar, hem ism-i âlet olduğundan, mizan, “hem ölçü ve hem de ölçme aleti olan terazi” anlamına gelir. Böylece Vezn, eşyanın yekdiğerine oranla miktarı veya miktarının tanınmasıdır. Ağırlığı olan nesnelerin ölçümünde bir mukayese ve denkleştirme ile yapılır. İşte bu denkleştirmenin yapıldığı âlete de ‘mizan’ denilir.”

Adâlet- Beş Emniyet- Dürüstlük İlkesi ve Güven:

Adâlet, “beş emniyet”i (din, can, mal, nesil-ırz, akıl) muhafaza ile tesis edilebilir. Adâlet, “beş emniyet” gözetilerek yapılmış sözleşmeler, akitleşmelerle belirlenir. Bu konu sanılanın aksine ilahî olanla ilgili değildir. Buna göre gayrı Müslim bir toplumda adâlet tesis edilebilir; Müslüman bir toplumda zulüm tezahür edebilir.

Ceza hukukunun, adâleti tesis ettiği düşüncesi önyargı içerir. Beş emniyet’in “objektif hüsnüniyet”  ilkesiyle birlikte ele alınması gereklidir. Beş emniyeti ve güvenlik ilkesini tesis etmeyen toplumda ceza hukuku, güven hissinin tamamen bozulmasına, linç kültürüne kapı açar.

Dürüstlük kuralı alt ilkelerin doğmasına sebep olmuştur. Bu alt ilkeler, “ahde vefa ilkesi” ve “güven ilkesi”dir. “Yine onlar (o mü’minler) ki, emanetlerine ve ahidlerine riayet ederler” (23 Mü’minun 8). “Bizi aldatan bizden değildir” (Müslim, Îmân 164, Fiten 16); “Müslüman, dilinden ve elinden Müslümanların güvende olduğu, Mü’rnin de insanların malları ve canları hususunda kendisine güvendiği kişidir” (Tirmizi İman, H. No: 2627); “Mü’min, geçimi güzel olan kişidir. Geçimsiz kişide ise, hayır yoktur” (Ahmed b. Hanbel, Müsned, 2/400). Güven kavramı; emin, emniyet, mü’min, iman, emanet kavramlarıyla ilişkilidir. Toplum içerisinde, ferdin diğer fertlerle olan ilişkilerini tamamlayan, toplumsal silm’i (barışı) koruyan değerler ve davranışlardır. Güven (emniyet, emin omak) kavramının temelinde; doğruluk, dürüstlük, açık sözlülük, içtenlik, gerçeklik, hakkaniyet gibi anlamlar bulunmaktadır. Güven, iki kişi arasındaki sözleşmelerde dahi çok taraflıdır. Bu anlamda köpeğe kemik uzatıp ona vermeyen ferdin adil şahitliği kabul edilmez.

Adâlet ve zulüm:

Nizamülmülk’ün “Siyasetname”sinden elimde 2 tercüme var. Bunlardan ilki Dergâh Yayınları’nın “Nurettin Bayburtlugil” tercümesi, 2011 baskısı. Diğeri İş Bankası Kültür Yayınları / Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi’nden çıkan Mehmet Taha Ayar tercümesi. Dergâh baskısına (D-NB-2011), İş Bankası Kültür Yayınları baskısına (İ-MTA-2009) kodunu vereceğim.

Kendi namıma Mehmet Taha Ayar tercümesini tercih ettiğimi ifade etmek isterim. Nurettin Bayburtlugil tercümesinde “Melik inkâr ve küfürle ayakta kalabilirse de zulümle ayakta kalamaz” (D-NB-2011: 28) şeklinde verilen cümle Mehmet Taha Ayar tarafından “Saltanat küfür ile devam bulur; amma zulüm ve gaddarlıkla paydâr kalmaz” şeklinde verilmiştir (İ-MTA-2009: 15). Ancak Mehmet Taha Ayar’ın “Sunuş” sayfalarının hemen başındaki cümle şu: “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” (İ-MTA-2009: vii).  

Mehmet Taha Ayar’ın “Sunuş”unun bir kısmını aktarmak faydalı olacak:

“Adâlet esere hâkim olan ana tema olarak işlenmiş ve bir hükümdarın hükümdar olmasının meşruiyet ve idamesini temin eden yegâne kıstas olarak tarif edilmiştir: Zira “Hükümdarların zulmü ve uğursuzluğu yüzünden padişahların ömrü kısalır ve saltanatları başkasının eline geçer.” Nizamü’l- Mülk’e göre “Güzel zamanlar, adil hükümdarların hüküm sürdüğü zamanlardır.” Çünkü hükümdar fıtrat ve kudret açısından sıradan biri değildir: “Hükümdar ve diğerleri arasındaki en büyük fark onun hükmünün geçmesidir.” Nizamü’l- Mülk’ün devlet nazariyesinde din ve İdarî işler birbirine sıkıca bağlıdır. Ona göre “din ve hükümdar birbirlerinin kardeşi gibidir. Hükümdarın vatanında bir kargaşa baş gösterince din de bundan zarar görerek bozgunculara ve dinî eğrilere gün doğar. Keza dinde bir fesat vücuda gelirse memlekette nizam kalmaz ve dahi mayası bozuklar palazlanarak padişahın itibarını sarsarlar; kalpler kararır; sapkınlık ayyuka çıkar ve asiler galebe çalar.” Ona göre padişaha halkın en basit bir ferdi dahi kolayca ulaşabilmeli, maruzatını bizzat arz edebilmelidir; “Memleketi yıkıma sürükleyip raiyyeti perişan eden en büyük şey padişaha ulaşmaktaki zorluktur; buna mukabil padişaha erişmek kolaylığı halk için en büyük saadettir. Halkın zahmetsizce hükümdara bu kadar kolay ulaştığını gören memurlar ve ummâl ayağını denk alarak raiyyete zorbalık yapamazlar, halktan muayyen vergi dışında bir şey alamazlar

(…)

Hükümdar her daim müteyakkız olmalıdır: “Yanı başında yahut uzağında kalmış ordu ve raiyyetin durumlanı araştırıp onlardan haberdar olmak padişahlığın gereklerindendir. Hükümdar böyle yapmaz ise şanına noksan gelir ve halk bunu onun gafil, ihmalkâr ve gaddar biri olduğuna yorarak: “Memlekette yolsuzluk, bozgunculuğun alıp başını gitmesi padişahın umurunda değil.” der. 

(…)

“Şayet padişah, olan bitenden haberdar da tedbir almıyorsa zulme rıza gösterip zalimlere ortak olur; yok eğer haberdar değilse ahmak, aymaz, kara bir cahildir. Bu iki itham da hoş değildin.” 

(…)

Nizamü’l-Mülk’ün idare teorisinde “adâlet” sine qua non [olmazsa olmaz] bir şart olarak takdim edilir. “Küfr ile belki amma zulm ile paydâr kalmaz memleket” sözünü düstur edinen vezirin bu tutumu eser boyunca anlatılan bazı hikâyelerle desteklenir. Dolayısıyla ona göre adâletin tahakkuk etmesi için mutlak surette İslam olmaya lüzum yoktur. Tabiri caizse denebilir ki, adâlet mertebe olarak vezirin devlet teorisinde İslam’dan üstündür” (İ-MTA-2009: xxii-xxiii).

* * *

Müslümanların Yesrib’e hicret sonrasında yaptıkları ilk iş beldenin ismini “medine-şehir” şeklinde değiştirmeleri olmuştu. “Medine” kelimesi “Adâlet Yurdu” demektir. Müslümanların burada yaptıkları ikinci iş ise “çift hukuk” uygulamasıdır. Buna göre Müslümanlarla ilgili ihtilaflarda müşrik-gayrimüslim kişiler Hz. Peygamber (asv)’in hakemliğine başvurmaya mecburdular. Diğer taraftan gayrı Müslimlerin ve müşriklerin kendi aralarındaki ihtilaflar bağlı oldukları inanç ya da sözleşme hukukuna göre muhakeme edilecekti.

Nizamülmülk’ün “bir memleketin zulüm ile payidar kalamayacağı” şeklindeki ifadesi Müslümanların başına kâfirlerin idareci olmasına kapı açıyor değildir. “Medine-şehir” oluşumu zaten böyle bir zemine kaymaya fırsat vermemektedir. Bununla beraber bu deyim, adâleti ikame ederek zulmü defetmenin, adâlet fikriyle yürütülen küfrü defetmekten daha öncelikli olduğu meselesine işaret etmektedir.

Ejder Okumuş’un “İbn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi” başlıklı bir makalesi var. O makalede Hezarfen Hüseyin Efendi (ö. 1691)’nin “Tenkîhu tevârîhi’l-mülûk” adlı eserinin “Hâtimetü’l-hâtime” başlıklı sonuç bölümünde İbn Haldûn’dan yararlanarak toplum ve devlete ilişkin çöküşçü yaklaşımı sergilediğinden bahis edilir. Ejder Okumuş’un yazısında Hezarfen Hüseyin Efendi’nin konumuzla ilgili olan bir düşüncesi bulunmaktadır. Buna göre küffar bölgelerinde devletin bekâsı “siyaset-i akliyye” ile tesis edilmiş olan adâlettir: 

“Çöküş döneminde devletin yöneticileri, nitelik bakımından yetersiz hâle gelirler; saç ve sakal ağarması, insanî yaşlanmanın ve devlet adamlarındaki ziynet düşkünlüğü ise toplumsal çöküntünün alâmetleridir. Bu devrede, “Herkes, tevsî-i dâire-i şân ve unvan etmeğe başlar ve gitdikçe, evâsıt-ı nâs, mesken-i libâsda mülûke müşâreket mertebesine karib olur”. Zevk ve sefa kısa bir sürede gelenek ve görenek hâline gelir, herkes kolayı seçer ve hiç kimse kendisini sıkıntıya sokmak istemez. Böylece toplum çökmeye yüz tutar. Fakat “her cem‘iyet, zamân-i inhitât nihayetine varmak lâzım olmayub”, ancak adâlet yolundan ayrılanlar ve gerekli tedbirleri almayanlar yıkılırlar (...)  “Her devlet bekâsının şartı, siyâsetdir”; siyaset ise iki temele dayanır: Temel, ya aklî (nazarî hikmetin bir kısmı olan ilm-i siyaset-i mülûk böyledir) ya da şer‘î olur, yani Kur’an ve sünnete dayanır. İslâm devletleri siyaset-i şer‘iyyeyi tercih etmiş, böyle yaparak başarıya ulaşmış, dünya ve ahiret mutluluğunu yakalamışlardır. Buna karşılık “mülûk-i küffârın bekâ-yı devletine medâr” ise, “siyaset-i akliyyeye itina ve itibar” göstermeleridir” (Okumuş, 2006: 159).

Türkiye’de Müslümanlar “Müslüman ismi yetmez, Müslüman olmak onun kimliğini netleştirmez” deme noktasına gelmişlerdir. Böylece Müslümanlık yanında ötekileştirici bir başka isim daha tercih edilmeye başlanmıştır. Bununla “kimliğe göre toprak inşası” içine girilmektedir. Oysa Hz. Peygamber (asv) Yesrib’e girdiğinde “medine=adâlet yurdu=şehir” ismini tercih ederek toprağı ne “kimlik” ve ne de “din” esasından hareketle belirlemiş değildir. Hatta Medine Vesikası vesilesiyle Medine’deki müşrik ve gayrı Müslim topluluklar da şehrin adının “medine=adâlet yurdu” olması hususunda tevhid edilmişlerdir.

Tarihte Müslümanların temel dâvası din-can ve malların korunmasıdır. Bu husus Mekke’de de ortaya çıkmış ve bunun üzerine Allâh Resulü Mekke’de musibet ve belalar ortaya çıkınca ashabının Habeşistan’a hicret etmesini emretmiştir. Onlara: “İsterseniz ve elinizden gelirse, Habeşistan’a iltica ediniz. Zira, orada hüküm süren kralın ülkesinde kimseye zulmedilmez. Orası doğru ve emin bir yerdir, Allah (cc) işleri âsan edinceye kadar orada kalın” denmiştir (Hamidullah, 1966: 86).

Bunun üzerine ashaptan bazıları Habeşistan’a hicret etti. Hicret iki merhalede gerçekleşti. Kafilenin başkanı Osman b. Maz’un’du. M.615 yılının Recep ayında gerçekleşen ilk hicrette on biri erkek, dördü kadın olmak üzere on beş kişi vardı. Bunlar: Hz. Osman ve eşi Rukiyye, EbuHuzeyfe b. Utbe ve eşi Sehle, Zübeyr b. Avvam, Mus’ab b. Umeyr, Abdurrahman b. Avf, Ebu Seleme Mahzumîve eşi Ümmü Seleme, Osman b. Maz’un, Amire b. Rebia ve eşi Leyla, Hatib b. Amr, Sehl ibn Beyzâ ve Abdullah b. Mes’ud’du. İkinci kafilede 82 erkek, 10 kadın toplam92 kişi vardı. Kafilenin başkanı ise Cafer b. Ebî Talib’ti.

Yusuf (a.s.) da kardeşleri tarafından ihanete uğradığı hâlde, kardeşlerini “kâfirle iş tutan” olarak görmemiş ve hattâ Mısır’da onca zulümden sonra “Maliye Nazırı” olarak yetki kazandığında “melikin dini”nin hâkim olduğu bu düzende “adâlet”i tesis etmiştir. Mısır yönetenine karşı “çatışmacı” bir dil-eylem geliştirmeyen Yusuf’un, kendisine ihanet eden kardeşlerini de zaman içinde Mısır’a getirttiği ve yerleştirdiği görülmektedir.

 Müslümanların Hz. Peygamber’in (a.s.v.) örnekliğinde, “medine-şehir” (adâlet yurdu) inşâ etmeden dünya kapitalizmiyle (Kayser-Kisra) çatıştıklarını görmüyoruz. Dolayısıyla İslâm’ı “Müslümanlara karşı” ötekileştirici bir dinî-mezhebî yöneliş hâline getiren yaklaşımları “adâlet”e mutabık göremeyiz.

 

Kaynakça

Hamidullah Muhammed, “İslâm Peygamberi-Hayatı”, Çev: M. Said Mutlu, İrfan Yayınları, c: 2, 1966

Nizamülmülk, “Siyasetname”, İş Bankası Kültür Yayınları / Hasan Ali Yücel Klasikler Dizisi, çev: Mehmet Taha Ayar, 2009

Nizamülmülk, “Siyasetname”, Dergâh Yayınları, çev: Nurettin Bayburtlugil, 2011

Okumuş Ejder, “İbn Haldûn’un Osmanlı Düşüncesine Etkisi”, İslâm Araştırmaları Dergisi, Sayı 15, s:141-185, 2006.

ÖNCEKİ YAZI CEKETİNİN İLİKLERİ
YAZAR HAKKINDA
Lütfi Bergen
Lütfi Bergen
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN