Abone Ol

TARIMI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN

TARIMI YAŞAT Kİ DEVLET YAŞASIN
19 Temmuz 2017'de bakanlar kurulundan basın aracılığı ile Tarım ve Hayvancılık bakanı olduğunu duydu. İlk tebrik eden basın mensupları oldu ve ilk açıklaması geldi: "Sürpriz oldu. Şanlıurfa ve diğer illerden gelen arkadaşlarım vardı televizyon seyrediyordum. Hiç beklemiyordum. Önemli olan Bakan olmak değil, Bakanlığın yükü altından kalkabilmek, başarılı olabilmek".

Tarım bakanı Sayın Ahmet Eşref Fakıbaba'dan bahsediyoruz. Sadece o değil, kendisiyle birlikte sanıyorum herkese sürpriz oldu gerçekten kimse "düşünmüyor" ve beklemiyordu. 16 Aralık 1951'de Şanlıurfa Birecik'te doğan Fakıbaba, Atatürk Üniversitesi Tıp Fakültesini bitirdi. Taksim İlk Yardım Hastanesi Genel Cerrahi kliniğinde ihtisas yapan Fakıbaba, Amerika'da Texas Eyaleti Arlington Hastanesinde gözlemci olarak bulunmuş, Iğdır ve Birecik devlet hastanelerinde ve Şanlıurfa SSK Hastanesinde yıllarca Başhekimlik yapmıştı. Ama ona bu kariyere rağmen Tarım ve Hayvancılık bakanlığı verilmişti...

Sayın Fakıbaba ilk konuşmasında kendisi ile birlikte bütün ülkeyi heyecanlandırdı. Gıda güvenliği üzerine değinilmeyen konulara değiniyor ve oradan tüm dünyaya mesajlar veriyordu. "4 milyar gıdanın 1,3'ünü döküyoruz, buna ihtiyacı olan o kadar çok insan var ki" dedikten sonra dünyaya sesleniyordu: "Tarım, insanoğlunun varlığını sürdürmesini sağlayan, birçok medeniyetin kurulmasını sağlayan stratejik bir sektördür. Gıda olmasa insanoğlu olmaz. Son dönemde kritik bir sektör ve önemli bir mücadele alanı haline geldi. Gıda, tarım ve hayvancılık tüm dünyanın öncelikli konuları arasında. Savaşlar, petrolden dolayı değil sudan dolayı çıkacak. Geleceğin dünyasında tarım ve gıda savaş nedenleri olacak. Toprağın, suyun ne olduğunu, nasıl öneme sahip olduğunu benim de farkında olduğumu belirtiyorum” (!)

Ve o sihirli kelime ilk defa burada ona soruldu: "İthal..."

Kendisinden önce devam eden Tarım ve hayvancılıkta ithalat politikası kendisinin döneminde değişecek miydi? İlk vaatlerini şöyle sıraladı: "Çiftçilerimize desteğimiz sürecek. Stratejik tarım ürünlerinde kendi kendimize yeteceğiz." "Kaliteli ve düşük maliyetli üretim yapısını geliştireceğiz. Tarım liseleri ve üniversiteleri kuracağız." "Yerli et üretimini arttıracağız, ithalata son vereceğiz. Kendi kendine yetebilen bir Türkiye'yi hep beraber yapacağız" "2.5-3 yıl içinde Allah'ın izniyle ithalatı tamamen bitireceğiz!"

Çok iddialıydı ve umut ile görevine başlamıştı. Bu konuşmayı tarım zirvesinde yapmıştı ve daha birinci ayında ithal et söylentileri başlamıştı. Ama o ısrarla inancını korudu ve böyle bir şeyin söz konusu olmadığını ve "Türkiye'nin kendi kendine yettiğini" söylüyordu. Tam Kurban bayramı arifesinde: “Arkadaşlarımızla görüşüyoruz, kısa zamanda alacağımız tedbirleri açıklayacağız. Onun için ‘biraz sabır’ diyorum. Kurban Bayramı’nda bütün vatandaşlarımızın bütçelerine uygun kurban kesimi yapmaları hepimizin arzusu” diyerek sinyalleri verdi…

Besiciler bu açıklamanın bir yıllık emeklerini bir anda tuzla buz edeceğini biliyordu. Umut ile bayramı bekleyen besiciler bu kahredici açıklama ile adeta yıkılmıştı. Ama besiciler sonraki hamle ile bir darbe daha aldı ve dişi kesimlik hayvanlara yasak geldi. "Biz analık özelliğini kaybetmiş olan dişi hayvan kesimine hiç bir zaman karşı olmadık. Ana olan hayvanların kesimini elimizden geldiği kadar önlemeye çalışıyoruz." açıklaması iyi niyetliydi...

"Türkiye hayvancılıkta ve tarımda dışarıdan hayvan veya tarım ürünleri ithal etmemiz bir tarım bakanı olarak beni üzmektedir." diyerek çaresizliğini "Bu kapsamda acil tedbirler alınacak." diyerek daha fazlasına hazırlık yapıyordu. "Bayramlık kurbanlıktan tutun, bayram sonrası ve orta vadede ve uzun vadede programlar yapacağız." açıklaması ise bize tehlikenin boyutunu "Bu programlarla inanıyorum ki Türkiye kısa sürede kendi kendine yetebilen ve işsizliğini tarımla düşüren bir ülke konumuna gelecektir." diyerek ona inanlara umut, hükümetin politikalarını bilen bizlere de acı veriyordu. Çünkü hiçbir besici analık özelliğindeki hayvanları kesmiyordu. Bu açıklamalar üreticiye zarar verdiği gibi tüketiciye de zarar verdi ve bu kısıtlama ile birlikte piyasa daraldı ve kurbanlık fiyatları zamlandı...

Sayın Fakıbaba bu açıklaması ile ne yapmak istiyordu? Ve bu ancak 4 gün sonra anlaşılabildi: "Et ve Süt Kurumuna vergisiz et ithalatı kontenjanı Kuruma, 'sıfır gümrük vergisiyle' 2018 sonuna kadar 500 bin canlı büyükbaş hayvan, 475 bin baş canlı koyun ve keçi ve 75 bin ton taze veya soğutulmuş büyükbaş hayvan eti ile bu yıl sonuna kadar da 20 bin ton çeyrek karkas et kontenjanı tahsis edildi."

Fakıbaba ne yapsın? Bu da yetmiyormuş gibi birde hükümet bunun üstüne, "yem girdilerindeki ithal hammaddeleri vergilerini sıfırlıyordu!" Üreticiler daha bu şokları atlatamadan Bulgaristan'dan sıfır gümrüklü saman ithalatı yapıldı. Fakıbaba saman indirildiği saatlerde ülkenin başka bir yerinden umut vermeye devam ediyordu. "Güneydoğu coğrafyası bereketli toprağın tam merkezidir, biz bu toprağı harekete geçirir, buna fonksiyon verirsek emin olun bu bölge bütün Türkiye'yi ve Avrupa'yı besler. Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanı olarak dışarıdan gıda ve hayvan ithal etmem, tarım ürünleri ithal etmem beni vicdanen çok rahatsız etmektedir" diyor ve hatta ekliyordu: "Gıda, Tarım ve Hayvancılık Bakanlığının adının Üretim Bakanlığı olarak değiştirmek lazım. Üreteceğiz, ihraç edeceğiz insanlar zengin olacak, ülkemiz daha büyük bir ülke olacak." 

Bu konuşmadan 3 gün sonra 9-13 aylık düve ithalatı yapıldı. Fakıbaba'nın aklı fikri vatandaşların kurban sonrası daralan piyasadan dolayı pahalıya et yemesi idi ve "müjdeyi" verdi! “Allah’ın izniyle bir haftaya kadar garibanın nasıl ucuza da et yediğini hep beraber göreceğiz” Hayrolsun inşaallah deyip bekliyorduk ki çok sürmedi: Sırbistan'a giden Erdoğan 5 bin ton ithalat anlaşmasının "müjdesini" oradan verdi. İthal edilen etlerin "garibana ucuz et yedirmek" için yapıldığını ve herkes yesin diye et ve süt kurumu yerine ülkenin en büyük marketler zinciri reyonlarında satılacağını duyurdu. Bu açıklama ile üreticilere birde esnaf eklendi ve artık kasaplarda "ithal dert zincirine" katıldı.

Ama Sayın Fakıbaba içinden geldiği gibi konuşmaya devam ediyordu: “2010’dan bu yana kasaplık, besilik, damızlık canlı hayvan ve et ithalatına 5 milyar dolar döviz harcandı. Hayvancılık memleketi olan ülkemizin ithalata mecbur kalması kabul edilemez”

Besicilerin ve kasapların tepkisi artıyor ve Sayın Fakıbaba adeta yüreklere su serpiyordu (!) “Bana inanın et ithalatı geçici bir olaydır." "Devlet ithalat yapmaz. İthalat bizim işimiz değil" "Göreceksiniz 3 sene sonra biz artık et ithal etmeyeceğiz" "İthal ete en çok karşı olan benim!"

Bu açıklamaların ardından bir konferansta yine açıklamalar yapıyordu: “Bizim esasında çiftçiyi desteklememiz gerektiğine inanıyorum. Bu konuda önümüzdeki haftaki Bakanlar Kurulunda Cumhurbaşkanımıza ben güzel bir brifing hazırladım. Neler yapacağımızı, neler yapmayacağımızı anlatacağım. Bu geçici dönem içerisinde şuna emin olun biz üreticiyi mağdur etmeyeceğiz. Kırmızı et konusunda da 2-3 yıl içerisinde iyi bir noktaya geleceğiz. Et fiyatları ve kırmızı et olayında ben yerlinin yanındayım, ithal etmekten ben çok rahatsızım ama ithal etmemek için de bunun önlemlerini şu andan itibaren alıyorum. İnşallah 3 yıllık bir süreç içerisinde kendine yeten hatta aşan bir noktaya gelmeyi hedefliyoruz."

Sayın bakan hızlı bir giriş yaptığı Tarım ve Hayvancılıkta dört ayını doldurmuştu. Kesinlikle ithale karşı idi ama rakamlar onu çaresiz bırakıyordu... "Türkiye, 3 Temmuz 2016-20 Temmuz 2017 aralığında, 1 yılda 41 bin ton karkas et ithal etti. Buna karşılık 20 Temmuz-31 Ekim 2017 aralığındaki 4 aylık süreçte ithal edilen karkas et miktarı 33 bin tonu geçti."

Ama o dar gelirliyi ucuz et ile buluşturmak için her şeyi yapıyordu. "Esas amacımız dar gelirli insanları hiç olmazsa proteinle buluşturabilmek", “piyasaya verilen ithal ucuz et bugün saat 11.00’de tükendi". Tepkiler artınca yine iç yangını ile: "İthal eti hiç kimse, ben de başta olmak üzere istemiyor. Türk halkının, benim torunlarımın, çocuklarımın bu proteine ihtiyacı var" açıklama ile durumun vahametini ifade ediyordu. Gittiği her yerde üretici ve esnaf dâhil herkes durumu soruyor ve tepki gösteriyordu. O ise vakur duruşundan ve kendinden emin tavrından asla taviz vermiyordu. Her soruya cevap veriyor ve samimiyetini de kanıtlıyordu. Kasabın Bakan’a neden ithal ucuz etin sadece iki markette satıldığını sorması üzerine Bakan Fakıbaba, “Türkiye’de 60 bin kasap var. 60 bin kasabı nasıl kontrol edelim biz ancak iki noktayı kontrol edebiliyoruz. Türkiye’de eti sattığımız iki noktayı sürekli kontrol altında tutuyoruz. 60 bin kasabı kontrol altında tutma imkânımız yok”. Hakkâri’de yıllardır esnaflık yapan Ramazan Akbaş ise Bakan Fakıbaba’ya "Burası hayvancılık bölgesi neden dış ülkelerde hayvan getiriyoruz" dedi. Bunun üzerine Bakan Fakıbaba, “Durumu biliyorsunuz terör işte. İnşallah yaylalar serbest olur ve hayvancılık da gelişir. Buralarda hep kuzu ve koyun eti olur".

Anadolu'da bunlar yaşanırken kendisi Ankara'ya döndüğünde şöyle bir açıklama yaptı: "Allah'a çok şükür, biz gittiğimiz her yerde, Ankara'da nasıl güven içindeysek İstanbul'da insanlar nasıl güvendeyse Şırnak, Ağrı, Muş, Hakkâri, Iğdır ve Ardahan'da da öyle. Çok şükür devletimiz bunu sağladı. Halkın güvenlik sorununun ortadan kalkması neticesinde güvenlik nedeniyle uygulanan bu yasak inşallah bu yaz kaldırılmış olacak."

Ülkemizin neden üretmediğini ve buna müsait olmadığı için mi ithalat yapıldığı sorusuna: “Biz, süs olsun diye et almıyoruz, halkımız için alıyoruz. Sırbistan’ın hayvanı ayrı, Şırnak’ın havyanı farklı mıdır? Amacımız insanlara, kesesine uygun et yedirmektir. Et fiyatlarını regüle ettiğimiz kesin. Et fiyatlarında en lüks lokantalarda bile 5 lira civarında düşüş oldu. Gittiğimiz her yerde şunu söylüyorlar, 'Allah razı olsun, mutfağımız şenlendi."

Yetmedi kasapların bile sevinç içinde olduğunu söyledi: "Kasap arkadaşlarımız şunu diyorlar, 'Allah razı olsun, eskiden insanlar gelip 100 gram et alırken, şimdi hiç olmazsa marketten yarım kiloluk et alıyorlar ve biz de çok mutlu oluyoruz. Fiyatlarımızda biraz düşüş oldu ama sürümde artış oldu, daha fazla kazanıyoruz. Bu bağlamda bizim bir problemimiz yok."

Bir kez daha müjde vermekten sakınmadı: "2018'de besilik hayvan getirmekten vazgeçebiliriz, kasaplık hayvan getirebiliriz. İç piyasayı da canlandırmak adına eğer üreticilerimiz çok fazla fiyata kaçmamak kaydıyla... Çünkü biz 'Milli Tarım Projesi' diyoruz..."

Bizler ise bu cümlelerin ardından sadece tarih üzerinde ufacık sapmaları konuşuyorduk... Ve yaklaşıyordu yaklaşmakta olan! "Et ihraç eden ülke olacağız" "Et fiyatlarında imkân verilirse ithalatı keseriz", "Zaman vermek istemiyorum ama Türkiye kesinlikle et ithal etmeyecek", Bunlar olurken yurdum insanının ithalatı dert edinmemelerinin acısını ithal etin "besmelesiz" oluşu üzerinden bastırdık. Fakıbaba ise bu yükselen seslere kayıtsız kalmadı: “Ben yemediğim eti başkasına yedirmem” , "İthal edilen eti ben de eşim de çocuğum da yiyoruz", Yalnız bu defa bir karışıklık olmuş ve bakan artık açıklamaları karıştırıyordu: "Birilerinin iddia ettiği gibi ithal edilecek etlerin besmelesiz kesilmesi gibi bir durum yok, ayrıca Sırbistan’dan gerçekleşmiş bir ithalat söz konusu değildir…" "İddialar hezeyan" "Arada sağlıksız et olabilir ama eşim ithal ete onay verdi"

Sayın bakan üreticilere de müjdeler veriyordu ve cumhurbaşkanına bu durumdan kurtuluş için projelerini bir brifing olarak sunacağını belirtmişti ve belirtti… Çözüm: "81 ildeki ‘küçük aile işletmelerine’, destek verecek. Büyük şehirlerdeki insanlarımızı tekrar köylerine göndereceğiz". Çözüm önerilerini daha inceleme şansı bulamadan medya şu haber başlıklarını muhtelif günlerde geçiyordu: "Canlı hayvan ithal edilecek", "300 bin ton et ithal edeceğiz"... Ama sayın bakan yine açıklamalarına devam ediyordu: "İthalatı bitireceğiz. İthalat bitecek, küçük üreticilere desteklemeler olacak, TİGEM 500 bin tane buzağı besleyecek. Bu çalışmaların sonunda inanıyoruz ki hayvan ithal eden değil, ihraç eden bir ülke olacağız. Fransa’daki bir adamdan daha mı geriyim, benim üreticim daha mı geri? Biz ihracat yapacağız. Amacımız yerli ve yeterli üretimdir” "Fransa" dediğinde Aralık ayı idi ve biz notlarımıza cumhurbaşkanı Fransa programını not etmiştik...

Meclis kürsüsünden sayın bakan haykırıyordu: "Adaletsizliğin gıda paylaşımına fazlasıyla bulaştığı bu dünyamızda 2 milyar insan aşırı kilolu. Bunun da 650 milyonu obezite sorunlarıyla uğraşırken 800 milyon insan açlık çekiyor ve yılda 1 milyar 300 milyon ton gıda çöpe gidiyor. O nedenle, geldiğimiz günden beri hep 'israf eden iflas eder', 'tarım ve gıda sadece yiyeceğimiz değil, geleceğimizdir' diyoruz. Bu sebeple, tarımın siyaset üstü bir mesele olduğuna, ben de yürekten katılıyorum."

"-20-25 yıl sonra silah mı, gıda mı? -Gıda, gıda, gıda!", "Yanlış politikalar yüzünden tarımda kendine yeten ülke pozisyonunu kaybeden Türkiye, 126 ülkeden 133 değişik gıda ürünleri ithal ediyor", "Mecburiyet yüzünden et ithal ediyoruz”, "2018'de karkas et yerine kesimlik hayvan ithal edeceğiz, direkt olarak canlı hayvan getireceğiz", "Taşıma suyla değirmen dönmez", “Eğer bir ülke kendi gıdasını üretemiyor, Başka ülkelere muhtaç ise henüz tam bağımsız bir ülke haline gelememiştir”. En son cümle müthişti. İnsanı umutlandıran bu açıklamalar maalesef yine kısa sürüyor ve bakanımız bir kez daha çaresiz kalıyordu...

Fransa'yı not etmiştik ve Tarım bakanı Sayın Fakıbaba'ya rağmen cumhurbaşkanı Erdoğan 2018'in ilk "müjdesini" Fransa'dan duyurdu: "Türkiye, Fransa’dan 2017 yılında 3 bin ton karkas et ithal etmişti. Bu yıl artan ihtiyaç doğrultusunda 5 bin 700 ton et ithalatı yapılacak..."

Gözler bir kez daha Sayın Fakıbaba'ya çevrilmişti. Ama o konferanslardan, meclise meclisten toplantılara açıklama açıklama büyüyen ithalat rakamlarının geçici olduğunu ve Türkiye'nin kendine yeten bir ülke olacağından umut ve kararlılıkla bahsediyordu. O kendine inanıyordu! En son Anadolu Ajansı’na şu bilgileri aktarırken biz notlar alıyor ve bir yandan da yeni bir gelişme olur diye göz ucundan haber akışlarını takip ediyorduk: "Ciğer fiyatlarının artışının anlamını anlamak mümkün değil, ithal eti bahane ediyorlar", "İthal ete en çok karşı olan benim. Ama mecburiyetten dolayı, dar gelirli vatandaşımız et yiyorlar. Bazıları et ithalatını kasıtlı olarak büyütüyor", "İthal ette yağ oranı bizim gıda yönetmeliğine uygun. % 20’ye kadar", "Dar kesimin et yemesinden rahatsız olan kesim var. Piyasaya 5 bin ton et veriyoruz. Et ithalatı bitecek. Bunu kesin bir inanç ve yaptığımız çalışmalarla söylüyorum"…

Bu açıklamalar olurken bir haber daha geçiyordu ve biz yine yanılmamanın acısını yaşıyorduk: "Kırgızistan'dan Türkiye'ye organik et ithal edilecek..." 2018'in ilk iki haftasına yine ithalatla girdik. O inanmaya, onlar ithal etmeye, biz ise yanmaya devam ediyoruz... Sizlere bu yazıyı yazdığım ana kadar takibi sürdürüyor ve son noktaya kadar bir açıklama olursa ekleyeceğim...

Sizler için Tarım bakanı Sayın Fakıbaba'nın göreve başladığı günden itibaren basına da yansıyan "ithal" konulu açıklamalarını derledim. Tarım ve hayvancılık bu ülkenin elindeki en büyük güçtür. Ama maalesef sizler de dâhil hiç kimsenin umurunda bile değildir!

Sayın Fakıbaba bu politikaların "kendisinin değil hükümetin" olduğunu söyleyip kendisinin devraldığını ifade etmesi bu başarısızlıkta onun payının ne kadar olduğunun itirafı niteliğindedir. Milli tarım politikasına rağmen Sayın Ahmet Eşref Fakıbaba inanıyorum ki elinden geleni yapmıştır!

Efendim;

Bu ülkenin en hızlı kalkınması ancak tarım ile olur. Tarım olmadan hayvancılık olmaz. Tarım ve hayvancılık olmadan gıda güvenliği sağlanamaz... Allah'ın tarım ve gıda için bütün nimetlerini sınırsız bir şekilde verdiği bu topraklar, sadece verilen bu nimetlerin şükrünü bekliyor. Her nimetin şükrü kendi cinsinden olur...

Toprak insana güç verir.

Toprak bir ülkeye güven ve huzur verir.

Toprak bir ülkeye bağımsızlık ve egemenlik verir.

İnsanın ve insanlığın sorumluluğu üzerimizdedir.

"Yeni bir dünya mümkündür"

Gayretindeyiz...

YAZAR HAKKINDA
Mehmet Harputluoğlu
Mehmet Harputluoğlu
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN