Abone Ol

Mahir, Ferhat Olamadı

Mahir, Ferhat Olamadı

Derler ki dağların yazgısı hasretlik üzerinedir. Eski, çok eski zamanlarda güneşe sevdalanmış içlerinden biri. Uzaktan sevmiş, görmek istemiş ama gücü yetmemiş. Seslenmek istemiş, göğü delememiş. Kavuşmak öyle imkânsız, elbette ki imkansız. Yağmurlar yağmış, çağlar eskimiş, krallar devrilmiş, saraylar tarumar olmuş, dağın yangını hiç sönmemiş. Güneş galaksinin en güzel kızı, en uzak yıldızı.

Derler ki bulutlar ortaya çıkınca, ay yüzünü gösterip de siyah örtüsünü çekince gök, kıyametin en kara hali dağların üzerinde kopunca, efkâr delik deşik edince o koca kalbini, dayanamaz parçalanır, her gece şelale olur akar gurbet bağrından. Bu yüzden yaralar içinde kıvranan, kan ağlayan kalbe dağlanmış derler ya... Tabip derman değildir.

Gecelerin en uzunu. Çocukluğumun üzerinden yıllar geçmiş, İstanbul’da bir tıp fakültesinin son sınıfındayım, çocuk servisindeyim, son nöbet. Çoğu dış merkezden sevk olmuş ağır hastalar, ölüm ile pençeleşiyorlar. Bir avuç melek, uçmak için vaktini bekliyor.

Esma Nur... Metabolik hastalığı var, kesin tanı konmamış henüz. Kan şekeri sürekli otuza kadar düşüyor ve takviye etmenize rağmen yükselmiyor. Asistan hekim onbeş dakikada bir şekerini ölçmemi istiyor. O kadar minik ki, gece boyu ben ve benden öncekilerin açtığı iğne delikleri görünür olmuş artık parmaklarında. Annesi yanından bir gün olsun ayrılmamış, eve gitmiyor. Üç aylık bir bebek, acıya öyle aşina ki defalarca delmeme rağmen ellerini, bir kez olsun ağlamıyor. Her defasında “acımasın” diyor annesi, acımıyordur umarım, iyi olsun kuzum.

Parmak uçlarında kan pıhtıları birikiyor, ayaklarına geçiyorum bu yüzden bir süre sonra. Ellerim titriyor artık onu tutarken, annesi diyorum, Esma Nur büyüdüğünde ona söyle lütfen, bir gece boyunca seni delen o abla hakkını helal etmeni istiyor.

Dağ gibiydi annesi, yemeğinden bir lokma dahi yememişti, yatağın başında öylece duruyordu beyaz köpük tabak. “Büyürse derim, inşallah.” dedi. Boğazım düğümlendi, ölmek üzere olan bir yavrunun annesine denecek laf değildi, acının hakikatine dokunamamış birinin tesellisi bu kadar oluyordu işte. Kıvrandım, hiçbir şey diyemedim. Nöbetten üç gün sonra yanına gittim, o dağ gibi anne hala oradaydı. Esma Nur hala ölümün eşiğinde. Sizi görmek istedim, nasılsınız dedim. Ağlamaya başladı. Boğazımdaki yumru çözüldü. Dağ gibiydi, dağlanmıştı kalbi. Kanıyordu ve tabip derman değildi.

Farklı bir zamanın hikâyesinde ise kahraman, ismini Mahir olarak hafızamda sakladığım delikanlı, üniversite öğrencisi, alkol ve madde bağımlısıydı. Dünyadan nefret ediyordu, insanlardan, paraya tapanlardan, onun bir aylık maaşını tek bir çöp kovası almak için harcayanlardan. Gülsüm hariç. Gülsüm diğerleri gibi değildi, gerçekti o. Galaksinin en parlak yıldızıydı Mahir için. Bitmeyen yollarda, dağların eteğine kurulmuş minnacık köyler olur. Gökte yıldız yoksa ve yolda lambalar, o köyün evlerinden sızan solgun ışıklar müjde olur insana. İşte öyle bir müjdeydi Gülsüm Mahir’e.

Aynı sınıfta okuyorlardı, elinde değil âşık olmuştu kıza. Kızın da gönlü ondan yanaydı. Çocukluğundan beri patronlarınca ve öğretmenlerince hırpalanan o çelimsiz, zayıf çocuk birden yakışıklı bir delikanlı oluvermişti. Omuzları dik. Elleri cebinde. Dilinde neşeli birkaç şarkı vardı belki. Yanında Gülsüm, her şeye rağmen onunla, beş parasızlığına rağmen.

Günlerden bir gün, bu kahrolası düzen Gülsüm’ü de çok gördü Mahir’e. “Hocam, birden değişmeye başladı, zengin kızlar gibi başörtüleri aldı, tavırları değişti, beni terk etti. Çok aradım. Beni rahatsız etme dedi. Dayanamadım, intihar ettim.” Yirmi iki yılının özetini bir çırpıda anlatıvermişti psikiyatri servisinde hocaya. Annesi getirmiş, geceki nöbetçi hekimler yatırmışlar onu.

Mahir dağ gibi delikanlı, yüreği avuçlarında bir delikanlı. Önce bedenini çalmışlar Mahir’den bonzai ile, sonra sevdiğini. Çıkmak istiyordu, tekrar intihar etmek için. Suçu neydi Mahir’in, kimse bilemedi. Dağlara karışmış, kalbi dağlanmış. Mahir Ferhat olamadı, dağları delemedi; dağ oldu, bağrı delindi. Türkü olup Gülsüm’ün diline dolanamadı. Gülsüm de haklıydı bir yandan, bağımlı birini kim sevsindi, dünyası yanmış birine kim su versindi. Ahmet Kaya yaşamıyordu ki onu şarkı yapsındı. Anlayan yoktu ki anlatsındı. Güneş yakardı, yakmıştı. Olanlar Mahir’in dalsızlığıydı. Evet, kanıyordu ve tabip derman değildi.

***

Soğuk bir kış günü, zemheri ayı. Henüz çok küçüğüm, abimle beraber eve dönüyoruz okuldan, öğlenciyiz. Güneş battıktan sonra bitiyor dersler. Abimin üzerinde mavi kabanı, sarı atkısı, ben baştan aşağı pür kırmızıyım, örgülerim var şapkamın altında. Kar yağmış, henüz mevsimlere duyulan aşkın bilincinde değilim. Keloğlan’ın Aykız’a tarhana içirdiğini izlemişim, şifaya dair ilk şahitliğim.

Annemden tarhana istemişim, bir çeşit sevgi imgesi zihnimde, evde yokmuş ama. O akşam, eve girdiğimde yer sofrasını gördüm, hazırdı. Ortada hafifçe derin bir tava. Komşumuz Birsen teyze, hiç çocuğu olmamış, annem tarhana istediğimden bahsedince hemen pişirmiş evinde, bana getirmiş.

Sofraya oturdum. Hava soğuk, çok soğuktu. Yuvamız sıcacık. Şifaya, komşuma, anneme ve kışa vurulmuştum; sahi Keloğlan ne bilge kahramandı.

***

Mahir’e bir kaşık tarhana iyi gelsindi. Esma Nur’a bir kaşık tarhana şifa olsundu. Gezindiğim dağların yangını sönsün, Güneş açsın ve bulutlar kaybolsundu…

“İflah olmaz rüyalarımız vardı, tarhana kokusuyla uyanır ve dağlara inanırdık.”

YAZAR HAKKINDA
Fatma Hakkoz
Fatma Hakkoz
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN