Abone Ol

HAREMDEKİ BARBİE

HAREMDEKİ BARBİE
“Doğulu olarak ölmek istiyorum ben”

Sezai Karakoç

 

     Anadolu Gençlik Dergisi Yazı İşleri’nden medya üzerine bir yazıyla katkıda bulunup bulunamayacağım sorulduğunda, bundan epey bir süre önce, sancılı ve bir o kadar da karşılıklı bilgilerimizi mâl etme sürecinden ötürü oldukça keyif aldığım bir lisans dersimin hocasıyla aramda geçen konuşma hatrıma geldi. Kendisi “bu zamana kadar Türkiye’de bulunan başörtülü kadınların ilim maksatlı ‘kamusal alan’da bulunmak isteyebileceklerini düşünmemiştim, onları art niyetlilikle suçlamıştım, ama gerçek hayattan biriyle tanışmam fikrimi değiştirdi, eğitim hakları ellerinden alınan nice kadın adına senden özür diliyorum, her ne kadar eleştirel bir düşünce yapım olsa da bu yanılsamamda medyanın etkisi olmalı” diyerek sözlerini tamamlamıştı. Bahsi geçen dersin saatleri içinde tek bir Türkçe kelimeye dahi tolerans gösterilmeyip İngilizce materyaller üzerinden okuma, yazma ve konuşma hedeflenmesinin yanı sıra, hocanın metinlerde seçici davranarak dünya edebiyatından madunun sesi olabilecek eserleri okuma paketine seçmesi, dersin maksadını olumlu manada kesinlikle aşıyordu. Hocanın da bahsettiği gibi kritik düşünmeye meyilli olması, edebi metinler üzerinden hakim güç ve söylemin altını oyma ameliyesini bizlere gösteriyordu.

     Yaşamlarındaki hüznün dışa aktarımı ve özgürlük özleminin sembolik dili olarak caz müziğinin formlarını belirleyen siyahilerden mitolojilerde trajediye kurban edilen karakterlere, dünya üzerindeki ihmal edilen çocuklardan feodal zihnin sınıfsal zulmüne maruz kalan insanlara değin literatürde dezavantajlı olarak nitelendirilen her grup varlık, edebi eserler bağlamında derslerimize misafir oluyordu derken yine dünya üzerinde “dezavantajlı” bir grup sayılan kadın’a mevzu gelince işler çetrefilleşmişti. İlk olarak günümüz dünyasında, özellikle Batı basınında sübliminal olarak kadını aşağılayan, objeye indirgeyen ve dahası hayvanileştiren mesajlar içerikli pek çok görseli eleştirmiştik ki bunlardan sonuncusu vahimdi. Yanlış hatırlamıyorsam bir İtalyan gündüz kuşağı programında yarışmayı kazanan genç bir kadın, kasaphanedeki hayvanlar gibi çengellenip yukarı kaldırılarak numaralandırılıyordu. Bu tablodan sonra sınıf buz kesmiş, hiçbirimiz yorum dahi yapmadan insanlık adına utanarak dersi sonlandırmıştık. 

     Kadın bağlamında okuduğumuz pek çok metnin içinde bir tanesi vardı ki beni dersin işlendiği tarihten de çok öncesine götürmüştü. Fas’lı akademisyen ve yazar Fatema Mernissi’nin 2001’de yayımladığı Scheherazade Goes West isimli kitabı, “harem” mefhumu üzerinden Doğu-Batı karşılaştırması yaparak iki toplumda da yerleşik olan kadın algısını anlamlandırmaya çalışıyor ve Doğu’ya karşı kullanılan şarkiyatçılık silahını, 1001 Gece Masalları’ndaki Şehrazat karakteri aracılığıyla deşifre ediyordu. Fakat tuhaf olan seneler evvel kitabın ilk çıktığı dönem, masallara merak saldığım ve kitapçıları bu sebeple dolaştığım bir zamanla çakışmıştı ki kapağında duman üfleyen Doğulu şuh bir kadın portresi yer alan ve Haremden Kaçan Şehrazat ismiyle çevrilmiş olan bu kitabın yazarını, Doğu kadınını Batı’ya kaçmaya mecbur eden bir anlayışın çarpıklığıyla suçlamış, buna rağmen Doğu kökenli güzel bir öykü bulabilirim umuduyla yine de kitabı almıştım. Okuyucunca yanıldığımı anlamıştım. Zira Mernissi’nin yapmaya çalıştığı şey, Doğu’da bulunduğu “farz edilen” haremlerin çok daha katı ve “reel”inin Batı’da yüzyıllar boyunca ve hala günümüzde dahi bulunduğunu metinlerarası [ve ötesi] bir okuyuşla ortaya koymaktı kapak resmi ve tercüme başlığının aksine. Eğer ironi yapmıyorsa çevirmenin teğet geçtiği self-oryantalizm tuzağı, ancak bahsi geçen derste metnin orjinal ismini öğrenmekle aşikar hale gelmişti benim için; “Batı’ya Giden Şehrazat”.

     Peki Mernissi, oryantalizmle kurgulanan Doğu haremlerinin aslını nasıl anlatıyor ve Batı’daki haremleri nasıl ifşa ediyordu? Aslında yazar, yazdığı bir başka kitabın tanıtımı için on kadar Batılı ülkeyi ziyaret eder, orada bulunan gazetecilerle röportajlar yapar ve bu esnada “harem” kelimesinin geçtiği cümlelerde Batılı gazetecilerin sıkılgan ya da imalı bir tonla gülümsediklerini fark eder. Doğulu bir kadın olarak harem onun için saray kadınlarının başta eğitim olmak üzere tüm yaşamsal faaliyetlerini sürdürdükleri ve zeka önde olmak üzere yetenek ve güzellikleriyle yarıştıkları rekabet dolu bir mekandır sadece. Bu noktada, harem için olumlu ya da olumsuz bir mana verilemeyecek tarihsel bir olgu olduğundan bahseder Mernissi. Halbuki Batı’da bulunduğu süre içerisinde gezdiği müzelerde, resmedilen haremlerin ve yayımlanan Şehrazat portrelerinin savunmasız, nü, çoğunlukla halinden hoşnut ya da ifadesiz yüzlere sahip kadınlardan oluştuğunu şaşkınlıkla fark eder ve onları, yüzyıllar boyunca Doğulu-müslüman sanatçıların elinden çıkma harem tablolarıyla ve Şirin gibi kadın kahramanları temel alan minyatürlerle kıyaslar. Sonuç olarak ise, Doğu minyatürlerinde Batılıların hayal ettiği gibi konuşma, düşünme ve eylemden aciz, boyun eğmeye hazır, sadece bedenden ibaret “kadın”ın bulunmadığını, kadınların düşünsel ve savaşçı kimlikleriyle resmedildiklerini görür.

     Görsel sanatlar bir yana, Doğu’daki kadim sözlü kültürde anlatılagelen Şehrazat, kendisini öldürmeye meyilli kocası Şehriyar’ı aklı ve bilgisi sayesinde ehlileştirir ve onunla diyaloğa girmeyi başarır. Batı ve Doğu haremlerinin temel farkının kadın algısı olduğu üzerinde duran Mernissi’ye göre müslümanlar, Hucurat Suresi’nde buyurulduğu üzere  “Ey insanlar! Biz sizi bir erkekle bir kadından yarattık. Birbirinizi tanıyıp sâhip çıkmanız için sizi boylara ve kabilelere ayırdık. Şunu unutmayın ki Allah'ın nazarında en değerli, en üstün olanınız, takvâda en ileri olandır” ayetiyle, İslam’da varoluşsal açıdan insanların denkliği ve ancak müktesebatlarıyla aralarında fark oluşturabileceklerini kabul etmiş dolayısıyla da kadın’ı dikkate alan  bir düşünce sistemi geliştirmişlerdir. Batı inanç ve felsefesinin ise “ilk günaha sebep olan Havva’dan” bu yana duyguyu temsil eden dolayısıyla da yanıltıcı saydığı alana hapsettiği kadın, 18. yüzyılda ve sonrasında etki alanı büyük olan filozof Kant’ın ilkeleştirdiği “düşünce alanına giren kadın güzelliğini kaybeder” söylemiyle bir kez de “beden” hapsine tıkılır. 1001 Gece Masalları’nı yeniden yorumlayan Batılı yazarların nüshalarında, Şehrazat’ı susmaya ya da ölmeye mahkum eden zorlamayı, Batı’nın bir türlü kabullenemediği düşünen, konuşan ve savaşan kadın imgeleminde arar Mernissi.

   Bu yazı vesilesiyle Mernissi’nin Şehrazat’ını tekrar gözden geçirirken, beyaz perdede beyaz atlı prensi ve kurtarılmayı bekleyen mücadeleden aciz prenseslerin zayıflıktan arınıp birer savaşçı haline gelmesinin henüz ne kadar yeni olduğunu fark ettim. Halbuki Doğu öykülerinde çoğunlukla kadınlar, ya politik savaşların ortasında ya da çözmeleri gereken entrikalar içinde adeta bir avcı gibi zihin oyunlarıyla meşguldürler. Klasik edebiyatımızın kilometre taşlarından biri olan Leyla vü Mecnun efsanesinde tanışılan yerin okul olmasını da unutmamalıyız. Okul, yani iki cinsin de “akıl”larını kullandıkları mekan. Tüm eğlenceli müziğine rağmen duyduğumda rahatsızlık hissettiğim, 90’lı yılların sonunda çıktığı halde hala popülerliğini koruyan “Barbie Girls” şarkısı da vermek istediğim örneklerden biri. Asla bir Doğu toplumundan çıkmayacak olan Barbie bebeğin Batı’daki kadın imajının somutlaması olduğunu bir bahs-i diğer  sayıp şarkının sözlerine odaklanırsak rahatsızlığın kaynağı ortaya çıkar. Zira “you can brush my hair, undress me everywhere, make me walk, make me talk, do whatever you please” sözlerinin muhatabı olan “güzel” Barbie robotik gülüşüyle Batılıların gizli hayalindeki düşünceden yoksun, savunmasız ve her an ulaşılabilirliği olan salt bedenî harem kadınlarına ne kadar da çok benzemektedir.

     Kadına muamelesi sebebiyle Doğu toplumlarına “üstadlık” eden Batı’nın zihin evrenindeki Şarklı haremi çözümlemekle yetinmeyen Mernissi, son tahlilde Batı’nın bizzat kendi sahip olduğu haremleri nasıl keşfettiğini açıklar. Akademik seyahatleri esnasında yolu New York’a düşen yazar, kendisine etek almak için bir mağazaya girdiğinde sadece belirlenen kalıplar yani “6 beden” dışında hiçbir eteğin bulunmadığını öğrendiğinde müthiş derecede özgüveni sarsılır ve kendi deyimiyle “vahşice” saldırıldığı hissine kapılır. Çünkü kadın kıyafetlerindeki beden ölçütlerini standartlayan bir zihniyet, kadın’ı objeleştirmiş, kalıp dışına çıkanları o dünyaya ait olmadıklarını hissettirmek suretiyle psikolojik ezilmeye mahkum etmiştir. Beden ölçütlerini ve görünümlerini imleyen moda sektöründen, daha sonra belirlenen ölçütlere ulaşmak için kurulan kozmetik, estetik ve diyet sektörünün kurduğu tahakkümün, Batı dünyasının görünmez haremleri olduğunu keşfeder yazar. Üstelik bu haremlerin kadınları, sadece bedene yönelik faaliyetlerin merkezinde, güzellik anlayışları “çocuksu ve aptal” görünmek olan acınası halin içindedirler. Peki “Batılı” kadın, bu oyuna nasıl gelmektedir? Mernissi’ye göre yukarıda ismi sayılan sektörlerin “sembolik şiddet”i, kadını bedenden öteye düşünemez hale getirir ve Doğu’da sadece “mekan”sallıktan ibaret olan haremi Batı’da zamanı da kapsayan acımasız ve yıkıcı bir psikolojik hapishaneye dönüştürür.

     Tüm bu incelemelerin sonunda derste konu Türkiye’deki kadınlara geldiğinde din temelli uygulanan “baskı” gibi toplumsal dinamikleri henüz çözümlemeye dahi girişmeden kullanılan klişeler, kitabın isminin –bence- içeriğe aykırı olarak tercüme edilişini henüz bu durumdan haberdar olmayıp aynı sığlığa düşen sınıfa bir örnek olarak sunmama ve hiç fark etmeden kendilerine oryantalizm penceresinden bakabileceklerine dair uyarılarıma yol açtı. Ve eğer Türkiye’de görünmez hale getirilmek istenen bir kadın kitlesi varsa bunların önemli bir kısmının İslam’ı pratik hayata dökmeyi tercih eden ve bu konuda kısıtlanan kadınlar olduğunu söylemem, istediğim farkındalığı harekete geçirmiş olmalı ki başta bahsettiğim konuşmaya şahit olmuştum.

     Konuyu daha geniş bir çerçeveye oturtarak sonlandırmak icap ederse, Doğu’yu öteki olarak kurgulayıp kendini var eden Batı, geçmişte olduğu gibi günümüzde de geniş kitle iletişim araçlarıyla açıktan ve gizliden zihninde yarattığı “Doğu”yu dünyaya empoze etmeye devam etmektedir. Fonda kelime-i tevhid bayrağı olan dolgun sakallı müslüman “terörist”ler, tekinsiz insanlara yakıştırılan kaba Arap aksanlı İngilizce’ler ve dansöz kılığıyla mutlu-mesut dans eden savunmasız harem kadınları… Başka bir dersimize gelen profesörün her seferinde geç kalan öğrenciler için “ah bu Doğu’nun tembel, miskin ve bilime zerre önem vermeyen gereksiz insanları, şimdi Batı’da olsa böyle mi olurdu” cümleleriyle içselleştirdiği şarkiyatçılık, bu denli aşikar olmasa da farklı boyutlarda bize sirayet etmiş olamaz mı? Tespit için “kadın” algımızı irdelemek bir adım olabilir mesela.

 

* Çarşaflı Barbie görselleri, sanatçı Sabine Reyer tarafından 2012’de hazırlanan bir enstalasyona aittir. Sergi bilgi ve görüntüleri https://www.ntv.com.tr/galeri/sanat/ruhr-bienalinde-carsafli-barbie,1g4jp82gX02TABdNLqcCCg internet adresinden alınmıştır.

 

    

    

 

 

 

 

 

 

 

YAZAR HAKKINDA
Hicret Osta
Hicret Osta
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN