Abone Ol

Gençlik Çalışmalarında Yöntem Sorunu

Gençlik Çalışmalarında Yöntem Sorunu
                                                                                                                                                              Mustafa Soykök

 

Bildiğiniz gibi ibadetler farz-ı ayn ve farz-ı kifaye olarak ikiye ayrılır. Sosyal farz diye de ifade edebileceğimiz farz-ı kifaye, yerine getirilmesi tek tek mükelleflerden değil toplumun bütününden istenilen ibadettir. Bu sosyal niteliğinden dolayı bir toplumda o vazife terk edilirse, toplumun bütünü vebal altında kalmaktadır. O toplum, içerisinden bazılarının o vazifeyi yapmalarına imkân tanır ve alan oluşturursa içlerinden bir grubun icra ettiği o görev diğer herkesten mükellefiyeti kaldırır.

Bu ibadetler bütün topluma sirayet ettikleri için faydası diğerlerinden çok daha büyük ibadetler olarak görülür. Bu yüzden bazı âlimler farz-ı kifayenin farz-ı ayndan daha önemli ve öncelikli olduğunu ifade etmişlerdir  (Zerkeşi, Bahru’l-Muhit, I, 332.). Farz-ı kifayeyi yapan ümmetin önüne geçmekte, ümmetten meşakkat ve zorluğu kaldırmaktadır. Dolayısıyla bireyi ilgilendiren farz-ı ayn, toplumu ilgilendiren farz-ı kifayeden kâsırdır.

Konunun başlığından da anlayacağınız gibi gençlere dair söz söylemeyi, gençlere dair çalışmalar yapmayı, gençlere ve geleceğe ilişkin plan ve projeler uygulamayı sosyal bir farz olarak görüyoruz. Gençlerini anlamayan, hayatı gençler ile anlamlı hale getirmeyen toplumlar, mutluluk, huzur ve refaha kavuşamazlar. Öncelikli gündem olarak gençliği ele almayan, kadim değerleri bir sonraki nesle onların diliyle aktaramayan toplumlar dünyanın gidişatında söz sahibi olamazlar.

Hadis-i şeriflerde kulun, ahirette gençliğinin hesabını vermeden bir tarafa adım atamayacağı anlatılır (Tirmizi, Kıyamet,1). Yani beş önemli hesap konusu vardır. Bunlardan birisi de gençliktir. Burada bireysel bir sorgulamanın yanında toplumsal bir sorgulamanın varlığını da düşünüyoruz. Yani tek tek her birimiz kendi gençliğimizin hesabını vereceğimiz gibi toplum olarak, ümmet olarak gençleri bir nimet bilip bilmediğimizin, bu nimeti heder edip etmediğimizin de hesabını vereceğiz. Modern çağda bile bir ülkenin en büyük gücü, genç nüfusu olarak görülür. Nüfusunun yüzde ellisi kırk yaşın altında olan ülkemizin bir gençlik stratejisi var mıdır? Bu potansiyeli harekete geçirecek sağlıklı ve yeterli bir planlamaya ne derece sahiptir? Bu önemli sorulara sadece dikkatinizi çekiyorum. Hani esprilere konu olan ilginç bir söz vardır; “öğrenciler olmasa elbette okullar çok güzel idare edilecektir”.

Her şeyden önce bir imkân ve nimet olarak gençlerle ilgilenmekle bir problem ve sorun olarak gençlere yaklaşmak arasındaki ince çizgiyi fark ediniz. İkisi arasında dağlar kadar fark vardır aslında. İkinci yaklaşım buyurgan bir dili gerekli kılıyor. Genç, devamlı törpülenmesi, şekil verilmesi gereken bir nesne olarak görülüyor. Gençlere ufuk ve heyecan kazandırmanız, yerine göre onlardan bir şeyler öğrenmeniz gerekirken siz, onlara vaaz ve nasihat etmeye koyuluyorsunuz.

Hâlbuki Hz. İsa’nın deyişi ile “İlk taşı günahsız olanınız atsın.” Gençliğin gelip geçici olduğunu söyleyen amca ve teyzeler, ihtiyarlığın kalıcı olduğunu mu zannediyorlar? Gençlere söylediklerimizin benzerlerini biz yapmadan, gençleri sakındırdığımız şeylerin benzerlerinden biz sakınmadan cennete girivereceğimizi mi zannediyoruz? Gençlik bozuldu diyoruz ama onların bozulmuşluğunun anne babalar olarak bizlerin bozulmuşluğumuzdan ve kötü örnekliğimizden kaynaklanabileceğini düşünemiyoruz.

Gençlerin tertemiz, asil vicdanına güvenmeliyiz. İyi örnek ve modeller oluşturur, sevgi dili ile iletişim kurar isek bu vicdanın dünyayı değiştirebileceğine inanmalıyız.

Cüleybib isimli gencin Hz. Peygamber’e gelerek zina etme iznine dair talepte bulunması ve akabinde gerçekleşen olaylar bu konudaki nebevî tavrı gözlerimizin önüne sermektedir. Allah Rasulü (sas) ashabı ile birlikte otururken Cüleybib çıkıp gelmiş ve toplumsal normlara göre çok ayıp sayılacak bir istekte bulunmuştur: “Bana izin vermeni istiyorum, zina edeceğim.”

Bu talep sahabeleri çok öfkelendirmiş, öyle ki onu Hz. Peygamber’in huzurundan çıkarmaya, bağırıp çağırmaya kalkmışlar. Peki, ne oldu? Allah Rasulü bu aşırı tepki ve dışlamayı bertaraf etti. Homurdanmaları, öfkeli tepkileri dindirerek genci yanına aldı. Arada bir sevgi iletişimi kurulmasını sağladı. Ona annesinin, kız kardeşinin, halasının, teyzesinin olup olmadığını sordu. “Var” dedi genç. “Birisinin bu dediğini onlarla yapmasına razı olur musun?” “Hayır olmam” dedi genç. “O halde kendine yapılmasını istemediğin şeyleri başkalarına da yapma”. Kovmak ve azarlamak yerine gönlüne hitap etmeyi, gözlerinin içine bakarak konuşmayı tercih etmişti Hz. Peygamber. Bir şeyleri dikta etmek yerine ikna etmeye çalışmıştı. Emek vermişti ve karşısındaki delikanlı fıtrat, bu emeği karşılıksız bırakmamıştı.

Bu olay bir başka açıdan yönteme dair ipucu taşıyor. O da Efendimiz’in (sas) dinî, sosyal ve siyasî statüsünün, gencin ona ulaşmasına engel olmayışıdır. Biz buna güven vermek ve ulaşılabilir olmak diyoruz. Çoğu zaman büyükler o kadar büyük oluyorlar ki gençler onlara ulaşıp, dertlerini, sevda ve hayallerini paylaşamıyorlar. Aradaki engeller güvensizliği netice veriyor. Bu da iletişimi engelliyor. Hz. Peygamber (sas) bu engelleri kaldırdığı için başarılı olmuş bir öğretmendir, gençlik lideri ve manevî bir danışmandır.

“Çocuğu olan onunla çocuklaşsın” (Deylemi, III., 513) buyurur Allah Rasulü. O halde genç oğlu ya da kızı olan anne-babalar, öğretmenler ve gençlik çalışmaları ile meşgul olarak farz-ı kifayeyi yerine getirenler gençlerle gençleşmek, onların heyecan ve beklentilerini karşılıksız bırakmamakla mükelleftir.

-Mış gibi çalışmalar nasıl da göze batıyor. Gelinen süreçte gençlik çalışmaları gönül kazanmayı değil, prestij ve makam kazanmayı hedefleyenlerce maalesef iğdiş edilmektedir. Afili cümlelerle ortaya çıkan STK’lar, bol reklam ve PR ve maalesef heba olan maddî ve manevî kaynaklar... Samimiyet özellikle gençlerle ilgili çalışmalarda olmazsa olmazımız olmalıdır. Gençler kendilerine sunulan maddî imkânları değil arkadaşlığı, samimiyet ve muhabbeti önceliyorlar.

Birey olmanın özellikle önemsendiği bir çağda, özel yaşama müdahale anlamı taşıyacak söylemler gençlerin kaybedilmesiyle neticeleniyor. Onların zihin ve ruh dünyalarına hitap etmek yerine giyim, kuşam, hal ve hareketlerine takılıp kalıyoruz. Aslında kendilerini keşfetme imkânı sunduğumuzda, pek çok konuda varacakları sonuç bizim arzu ettiklerimize yakın olacaktır. Aşırı yasakçı tavırların, içten içe merak uyandıracağı ve bir uhde olarak aşırı tepkisel sonuçlara sebep olacağı unutulmamalıdır. Böyle durumlar için dilimizde imkânını bulunca kabak çiçeği gibi açılmak tabiri kullanılır.

Onlarla nitelikli zaman geçirmemiz, gençlere rol-model olabilmek için oldukça önemlidir. Bu çağda gençlere salt konuşma yaparak gençlik çalışması yaptığını zannetmek, havanda suyu dövünce un elde edeceğini zannetmek gibidir. Onlara yol tarif etmek yerine, abi ve ablaları olarak onlarla yürümek gerek. Onlara nutuk çekmek yerine, onların anlatıp bizim dinlememize ihtiyacımız var. Sabah namazı buluşmaları elbette önemli, ancak hiçbir etkinlik buluşup dağılma ile yetinmemeli, iletişimi devam ettirmenin yöntemleri mutlaka bulunmalıdır.

Gençlere dair pek çok sivil toplum çalışmasının bir diğer handikabı, gençleri hep hizmet alan taraf olarak görmeleri, çalışmalarda onlara görev vermeyi ihmal etmeleridir. Genç burs vererek beslenecek ve ileriki bir zamanda kendisinden istifade edilecek bir ticarî meta değildir. Gençleri aramıza katmalı ve beraber yürümeliyiz. Yürümek ve davayı hep beraber kuşanmaktan daha verimli bir eğitim süreci ve gençlik çalışması düşünülemez.

Hz. Peygamber (sas) en önemli görevleri gençlere vermiştir. Uhud savaşı öncesi kendisi başka bir kanaatte olduğu halde gençlerin görüşleriyle hareket etmeyi tercih etmiştir. Sonucun olumsuz olması, gençlere yönelik bir başa kakmaya sebep olmamış, “sizin yüzünüzden böyle oldu” gibi bir tavır asla geliştirilmemiştir.

Hata ve kusurları yüzünden insanlarla aramıza mesafeler koymak, onları içerisinde bulundukları olumsuzluklarla baş başa bırakmak asla nebevî bir metot olamaz. Bataklığa düşen bir gence el uzatmayı mı yoksa üzerimiz kirlenmesin diye olan bitene kayıtsız kalmayı mı tercih ederiz? Gençliğe yönelik derdi, umut ve heyecanı olanlar kendilerine yönelik steril ortamlar, toz pembe faaliyet alanları oluşturma çabasında olmamalıdır. Namaz kılmadığı, sigara içtiği vb. sebeplerle öğrenciyi mekândan dışlamak İslamî ve insanî bir durum olamaz.

Vusulsüzlüğümüz, usulsüzlüğümüzdendir derler. Hadi hep beraber yapalım ama doğru yöntemle yapalım.

ÖNCEKİ YAZI HİMAYE VE LİYAKAT
YAZAR HAKKINDA
Mustafa Soykök
Mustafa Soykök
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN