Abone Ol

Davanın Delisi Olmak

Davanın Delisi Olmak

Dava adamının öncelikler listesinin başında, davet ve İslami çalışmalar yer alır. Günlük meseleler ve sudan sebepler onun Allah yolunda yapacağı en küçük bir çalışmayı bile ertelemesine sebep olamaz. Güne başladığı ilk andan itibaren kilitlendiği tek hedef, Allah rızasıdır. Dünyalık meşgaleler, basit mazeretler, sonu gelmez günlük işler onu hedefinden saptıramaz. Davetçinin Allah yolunda gayret ve koşuşturmasını görenler, ‘Bu adam deli mi?’ demekten kendilerini alamazlar. Çünkü onun yaptığı fedakârlıklar, çektiği sıkıntılar, ödediği bedeller sıradan insanlar için akıl kârı değildir.

Yaşadığı çağın sahabesi olma peşinde koşan dava adamı, tıpkı onlar gibi varını yoğunu davası uğruna seferber eden adamdır. Allah onlardan razı olsun, örneğimiz sahabe efendilerimiz de davet yolunda canlarını, mallarını, terlerini, kanlarını ortaya koymaktan çekinmemişlerdi. Ahlaklarıyla, infaklarıyla, ibadetleriyle, cihadlarıyla görenlerin ‘bunlar deli mi?’ diyeceği bir gayret ve fedakârlık göstermişlerdi.

 

Hasan-ı Basri anlatıyor: Vallahi Bedir ashabından 70 kadarına yetiştim. Eğer siz onları görseydiniz onlara “deli” derdiniz Onlar da sizin hayırlılarınızı görseler, “bunlar, hayır hasenattan nasipleri olmayan insanlar,” şerlilerinizi görselerdi. “Bunlar da ahirete inanmayan insanlar” derlerdi.”[1]

Onlar, Allah Rasûlü’ne, görenleri hayretler içerisinde bırakacak, derecede bağlıydılar. Bir keresinde Hz. Peygamber Cuma günü nasihat etmek için minbere çıkmıştı. Rasûlullah minbere çıkınca oturdu ve halka, Oturunuzdedi. Abdullah b. Revâha da o sırada mescide doğru geliyordu. Uzaktan Peygamberin sözünü işittiği zaman Benî Ganem semtindeydi. Sokağın ortasında olduğu yere oturdu. Hz. Peygamber’e: “Ey Allah’ın Rasûlü! ibn Revaha, senin halka “oturunuz” dediğini duyduktan sonra bulunduğu yerde oturdu” dediler. Hz. Peygamber bunu duyunca tebessüm ederek:  “Allah onun kendisine ve peygamberine olan itaat isteğini artırsındiye dua etti.[2]

Onlar Rasûlullah’ın her emrini yerine getirmeyi ve her davranışını taklit etmeyi kendilerine birinci görev edinmişlerdi. Ümmü Derdâ şöyle anlatıyor: Kocam Ebu’d-Derdâ bir şey söyledikten sonra mutlaka tebessüm ederdi. Bir gün kendisine: Böyle yapma! Çünkü böyle yapmaya devam edersen sana deli diyeceklerdir” dedim. Bunun üzerine Ebu’d-Derdâ: Vallahi bu işten vazgeçmem; Çünkü Hz. Peygamber bir şey söylediklerinde tebessüm ederlerdi. Bunun için ben de öyle yapıyorum” dedi[3]

Bir sahabi anlatıyor: Rasûlullah ile beraber Ezahir Akabesi denilen yere gittik. Sırtımda hafifçe boyanmış renkli bir elbise vardı. Hz. Peygamber bana baktı ve:  “Bu ne biçim elbisedir?” dedi. Anladım ki Hz. Peygamber bundan hoşlanmamaktadır. Çadırıma döndüğümde ateş yaktıklarını gördüm. Onu sırtımdan çıkararak ateşe attım. Sonra

Rasûlullah’a vardım. Beni görünce: Sen o elbiseyi ne yaptındiye sordu. Ben de onu ateşe attığımı söyledim. Bunun üzerine Hz. Peygamber: Niçin aile efradından olan bazı kimselere vermedin?” dedi.[4]

Onlar, davaları söz konusu olduğunda, gözlerini öyle kararttılar ki kimsenin hayal dahi edemeyeceği işlere imza attılar. Yemame savaşında Müslümanlar müşriklerle savaşıyordu. Düşmana hücum ettiler ve onları Müseylemetü’l-Kezzab’ın bahçesine girmeye mecbur ettiler. Bahçe, kale gibi duvarlarla çevriliydi. İçeri girmek mümkün görünmüyordu ve içeride Allah’ın düşmanı Müseyleme de vardı. Sahabenin yiğit davetçilerinden Berâ b. Malik: “Ey Müslüman cemaati! Beni duvardan içeri atınız dedi.” Bu teklif karşısında herkes şaşkındı ama başkada bir çare görünmüyordu. Onlar Bera’yı kaldırdılar ve duvarın öbür tarafına attılar. Orada hayatta kalamayacağı tahmin ediliyordu. Bera duvardan içeri düşünce Müşrikler hemen Berâ’ya yetişti. Fakat Berâ onlardan on dört kişi öldürdü. Ve kapıyı açtı.”[5]

Katâde b. Nu’man şöyle anlatıyor: Hz. Peygamber’e bir yay hediye edilmişti. O da Uhud günü bu yayı bana verdi. Ben, Hz. Peygamber’in yanında işe yaramaz hale gelinceye kadar onunla ok attım. Sonra da gün boyunca kendimi Hz. Peygamber’e gelecek olan oklara karşı siper yaptım. O’na atılan ok daha yerini bulmadan karşısında beni buluyordu. Ok atacak bir yay da bulamamıştım. Nihayet bir ok gelerek gözlerimden birini çıkardı. Ben onu da alarak

Hz. Peygamber’in yanına koştum ve Ona gösterdim. Benim bu halimi gören Hz. Peygamber yaşlı gözlerle bana şöyle dua etti: Ey Rabb’im! Katâde bu gözünü Senin Peygamberini korumak uğrunda kaybetti. Sen onun bu gözünü iyileştir; eskisinden daha güzel ve sağlam yap!” Sonra gözümü tekrar yerine oturttu. O günden sonra onunla diğerinden daha iyi görebiliyordum. Ben peygamberin yüzünü kendi yüzümle koruduğum gibi Ebu Dücâne Simâk b. Hareşe el-Ensârî de kendi sırtıyla Rasûlullah’ın sırtını koruyordu. O gün Ebu Dücâne’nin sırtına birçok ok saplanmıştı.[6] 

Davanın delisi olmanın ne demek olduğunu gösteren davetçilerden birisi de, Müslüman olduğu gün İslamın ilk ve tek kişilik mitingini gerçekleştiren Ebuzer Gıffaridir. Bu yiğit sahabi daha imanın tadını alır almaz: “Nefsimi elinde tutan Allah’a yemin ederim ki, bu kâfirlerin tam ortalarında durarak Müslümanlığımı ilân edeceğim” dedi ve oradan çıkarak mescide geldi. En yüksek sesiyle; Ben şehadet ederim ki Allah’tan başka ilah yok! Ve şehadet ederim ki Muhammed Allah’ın elçisidir” dedikten sonra Kureyşliler etrafını sardılar. Bayılana kadar vurdular, yere yatırdılar. Abbas gelerek kendisini ona siper etti ve:  Âzab olasıcalar! Bilmiyor musunuz ki bu zat Ğıfar kabilesindendir. Şam’a giden tüccarlarınızın yolu onların arazisinden geçiyor!” dedi. Ve böylece Ebuzer’i onlardan kurtardı. Ertesi gün Ebuzer baygınlıktan uyanır uyanmaz müşriklerin ortasında aynı sözleri bağırarak tekrar etti. Onlar da onu bir kez daha bayılana kadar dövdüler. Ebuzer üç gün üst üste yılmadan müşriklerin ortasında aynı eylemini gerçekleştirdi. En sonunda Efendimiz onu kendi kabilesine davetçi olarak gönderdi.”[7] 

Onlar, dava yolunda hakarete maruz kaldılar, dövüldüler, işkenceye uğradılar. Öyle yokluklar çektiler ki, kimi zaman yiyecek bir lokma bile bulamadılar. Çekilen sıkıntılar akıl karı değildi. Ama yinede davalarından vazgeçmediler.

Ebu Hureyre anlatıyor: Üç gün geçti, yiyecek bir şey bulamadım. Suffe’ye gitmek istedim,

fakat açlık ve takatsizlikten yürüyemiyor yolda düşüyordum. Beni gören çocuklar da “Ebu Hureyre delirdi” diyordu. Hz. Peygamber ashabına namaz kıldırırken içlerinden bazıları kıyamda iken, açlık sebebiyle yere düşüyordu. Onlar suffe ashabı idiler. Hatta göçebeler “Bunlar delilerdir” derlerdi. Rasûlullah namazı kıldıktan sonra onların yanına gider ve  “Allah katında sizin için hazırlanan şeyleri bir bilseniz! Kesinlikle daha fazla fakir ve daha fazla ihtiyaç sahibi olmayı isterdinizderdi.[8]

Yine Ebu Hureyre şöyle anlatıyor: Biz Hayber’i fethettiğimiz zaman bazı Yahudiler beyaz ekmek pişiriyorlardı. Onları kovduk, sonra o ekmeği aramızda taksim ettik. Bana bir tarafı yanmış bir parça düştü. Biz, “Kim beyaz undan yapılmış ekmek yerse şişmanlar” diye duymuştuk. Bu yüzden ekmeği yedikten sonra acaba şişmanlamış mıyım diye arkama ve göbeğime bakıyordum.”[9]

 


[1] Ebu Nuaym, Hilyetü’l-Evliyâ, 2/152.

[2] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 2/390.

[3] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 3/480-481.

[4] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 2/391.

[5] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 2/27-28.

[6] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 2/21.

[7] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 1/285–286.

[8] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 1/308.

[9] Kandehlevi, Hayatu’s-Sahabe, 1/312.

YAZAR HAKKINDA
Abdülaziz Kıranşal
Abdülaziz Kıranşal
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN