Abone Ol

Avrupa Birliği ve Türkiye

Avrupa Birliği ve Türkiye

Avrupa Birliği

Avrupa Birliği (AB)'nin kuruluşu 1951 yılında Batı Almanya, Fransa, İtalya, Belçika Hollanda ve Lüksemburg'un katılımıyla oluşturulan Avrupa Kömür ve Çelik Topluluğuna ve 1957 tarihindeki Roma Antlaşmasına dayanmaktadır. 1957 Roma antlaşmasıyla gümrük birliği işlemlerini sağlayan Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) ve nükleer enerji için çalışmalar yürüten Avrupa Atom Enerjisi Topluluğu (EURATOM) kurulmuştur. Daha sonra 1965 yılında Brüksel Antlaşmasıyla bu üç kurum Avrupa Topluluğu (AT) adı altında birleşmiştir.

Topluluğa ait ülkeler 1968 yılında topluluk içinde gümrük duvarını sıfıra indirmiştir. 1985'te üye ülkeler arasında pasaport kontrolü olmaksızın serbest geçişi sağlayan Schengen Antlaşması imzalanmıştır. 1986'da ise Avrupa bayrağı kullanılmaya başlanmış ve 1987'de “Avrupa Tek Senedi” imzalanmıştır. 1990'da Doğu Almanya, Batı Almanya ile birleşerek topluluğa dahil olmuştur. 1992'de esas olarak AB'yi kuran Maastricht Antlaşması imzalanmış ve bu antlaşma ile beraber Avrupa Birliği ismi kullanılmaya başlanmıştır.  

Avrupa Birliği 1973, 1981, 1986, 1990, 1995, 2004, 2007 ve 2013 yıllarında bünyesine yeni ülkeler katarak genişledi. Son olarak 2013'te Hırvatistan'ın katılımıyla üye sayısı 28 olmuştur. Ayrıca yakın zamanda Bosna Hersek'in tam üyelik başvurusu kabul edildi ve birliğe katılmak için gün sayıyor.

AB'nin yedi tane organı bulunmaktadır. Bunlar Avrupa Parlamentosu, Avrupa Birliği Konseyi, Avrupa Komisyonu, Avrupa Birliği Zirvesi, Avrupa Birliği Adalet Divanı, Avrupa Sayıştayı ve Avrupa Merkez Bankası'dır.

Neden AB?

Bu gün barış içinde yaşayan yirmi sekiz Avrupa Birliği ülkesinin geçmişi kanlı savaşlarla doludur. Bu ülkeler tarihleri boyunca birbiriyle mücadele içinde olmuş ve zaman zaman savaşmıştır. Avrupalıların çıkardığı en bilindik savaşlar: Yüz Yıl savaşları (1337-1453), Otuz Yıl savaşları (1618-1648), I. Dünya Savaşı (1914-1918) ve II. Dünya Savaşı (1939-1945)'dır.

Birinci Dünya Savaşının yaraları henüz sarılmadan İkinci Dünya Savaşı’nın yaşanması Avrupalı devletleri ekonomik olarak ve insan gücü bakımından oldukça zayıflatmıştı. Bu yüzden Avrupalılar üstünlüklerini ABD'ye bırakmış durumdaydılar. Birinci Dünya Savaşı sonrasında kurulan Milletler Cemiyeti (1920) savaşı durduramamış ve İkinci Dünya Savaşından sonra daha büyük yetkilerle Birleşmiş Milletler kurulmuştur (1945).

Savaşlardan dolayı yaşanan büyük yıkım uluslararası örgütlerin önemini ortaya çıkarmıştır. Savaşın hemen akabinde BM kurulmuş olsa da Avrupa'nın bir güç merkezi olarak dünya siyaset sahnesinden çekilmesinden sonra dünya en az yirmi yıl kesin çizgileriyle ABD ve Sovyetler Birliğinin çevresinde iki kutuplu bir nitelik kazandı. Soğuk savaş olarak adlandırılan bu dönemde Avrupa'da güç dengesinde boşluk yaşanması onlar için risk oluşturmaktaydı. Avrupalılar Almanya konusunda Sovyetler Birliği ile anlaşamayınca işin içine ABD'yi de katarak NATO'yu kurmuştur (1949).

ABD soğuk savaş döneminde çöken Avrupa ekonomisinin toparlanması için Avrupalıların kendi aralarında birlik kurmasını istedi. Bu sayede ABD yardımda bulunacaktı. 1948'de Avrupa Ekonomik İşbirliği Örgütünü kuran Avrupalılar, ABD'den Marshall yardımlarını alabildiler. İki yıl içinde bu yardımların yetersiz olduğunu anlayan altı Avrupa ülkesi 1951'de Avrupa Kömür ve Çelik Birliği'ni kurdular. Bu adım her ne kadar ekonomik olsa da siyasi amacı da vardı. Fransa Dış İşleri Bakanı Schumann hedeflerinin Avrupa Federasyonu olduğunu ifade etmekteydi. Altı kurucu ülke daha sonra Avrupa Ekonomik Topluluğunu kurdular. AET'nin anlaşmada yer almayan iki ana amacı vardı. Bunlar: Batı Avrupa Devletlerini Amerikan ekonomisi karşısında daha güçlü ve bağımsız bir duruma sokmak ve Batı Avrupa'nın liberal-kapitalist ülkelerini aynı yöntemle kalkındırmaktır. Özetle anlaşılan şu ki Avrupa Birliği her ne kadar barış ve insan hakları için bir birlik kurduklarını dile getirse de esas amaçları siyasi ihtiraslarını gerçekleştirmek ve kapitalist düzenlerini devam ettirmektir.

Türkiye'nin Avrupa Sevdası

Türk insanının Avrupa sevdası aslında Avrupa Birliği tarihinden daha eskidir. Bu sevdanın kökleri Osmanlının son dönemlerinde ortaya çıkan Batıcılık fikrinden gelmektedir. Osmanlı Devleti savaşlarda Avrupa'ya karşı peş peşe aldığı yenilgilerden sonra bilim ve teknik olarak Avrupa'nın gerisinde kaldığını kabullenmiş ve bazı reformlara girişmiştir. Lakin ilk başta askeri teknik olarak üstünlüğü kabul ettiği için reformlara askeri alanlarda başlamıştır. Kapsamlı bir şekilde bu reformları ele alan 3. Selim'in tahta çıkışı bu anlamda yeni nizamın da başlangıcı sayılır. 3. Selim'den sonra tahta gelen 2. Mahmut, Batının gerisinde kalmışlığın önüne geçmek için daha kapsamlı değişikliklere girişir. Fakat daha sonra Batının ilmini ve tekniğini öğrenmek amacıyla Avrupa'ya gönderilen talebeler olayı yanlış anlar ve mesele sadece bilim ve teknik olarak geri kalmışlık değil kafa yapısı olarak da geri kalınmıştır der. Öyle ki gazetelerde bir Avrupalı nasıl yemek yer diye resimler bile basılır. Olay artık teknik ve ilmi üstünlükten çıkmış ve bir Batı hayranlığına dönüşmüştür. Fakat Batı hayranlığı Osmanlı'ya da Türkiye'ye de acımasız bedeller ödetecektir.

Osmanlı Devleti bir Avrupa Devleti sayılmak için giriştiği her mücadelede ve yaptığı her antlaşmada tavizler vermeye başlar. İlk kez 1856 Paris antlaşmasıyla Osmanlı Devleti bir Avrupa devleti sayılmıştır. Fakat bunun için Tanzimat Fermanı ve Islahat Fermanı ile ciddi hukuki tavizler vermiştir. Osmanlı devlet adamlarının bu sevdası Türkiye için de devam etmiş ve NATO kurulur kurulmaz üye olmaya çalışmıştır. Aynı şekilde Türkiye, 1957'de AET kurulduktan kısa süre sonra 1959 yılında topluluğa katılmak için başvuruda bulunmuştur.

AET Bakanlar Konseyi Türkiye'nin yapmış olduğu başvuruyu kabul ederek üyelik koşulları gerçekleşinceye kadar geçerli olacak bir ortaklık antlaşması imzalamıştır. Böylece 1963'te imzalanan Ankara Antlaşması Türkiye ile Avrupa Birliği ilişkilerinin hukuki temellerini oluşturmuştur. Antlaşma Türkiye için hazırlık, geçiş ve nihai diye üç dönem öngörmüştür. Antlaşmanın Aralık 1964'te yürürlüğe girmesiyle başlayan hazırlık dönemi Kasım 1970'te Katma Protokolün imzalanmasıyla sona ermiş ve 1973 itibariyle geçiş dönemi başlamıştır.

Türkiye 14 Nisan 1987'de geçiş döneminin bitmesini beklemeden üyelik başvurusunda bulunmuştur. Fakat 1989'da Türkiye'ye verilen cevapta öncelikli olarak Birliğin kendi iç bütünleşmesini sağlaması gerektiği söylenmiştir. Ayrıca Türkiye'nin birliğe girmeden önce ekonomik, siyasal ve sosyal alanda gelişmesi gerektiği söylenmiştir. Türkiye'ye üyelik yerine müzakereler önerilmiştir. Mart 1995'te alınan karar gereği Türkiye ile AB arasındaki Gümrük Birliği antlaşması 1996 yılının başında yürürlüğe girmiştir. Böylece ortaklığın son dönemine girilmiş oldu.

Aralık 1999'da Helsinki'de yapılan AB Devlet ve Hükümet başkanları zirvesinde Türkiye'nin adaylığı resmen onaylanmıştır. Zirvede karar verilen katılım ortaklığı belgesi Mart 2001'de AB konseyi tarafından onaylanmıştır. Bu belge 2003, 2005, 2006'da tekrar gözden geçirilmiştir. Bu arada Türkiye, 8 adet uyum yasa paketi çıkarmış ve bu yasa paketleriyle bir çok alanda hak ve özgürlükler lehine önemli değişiklikler yapmıştır. Bunun karşılığı olarak Aralık 2004'te Türkiye'nin siyasi kriterleri karşıladığı belirtilerek 3 Ekim 2005'te müzakerelere başlanmıştır. Bu doğrultuda Türkiye'de koordinasyon faaliyetlerini yürütmesi için Avrupa Birliği Genel Sekreterliği yerine AB Bakanlığı oluşturuldu (2011).

Son olarak 18 Mart 2016'da yapılan Türkiye - AB zirvesinde ortak göç eylem planı hazırlanmıştır. Bu kapsamda AB, Türkiye'ye göçmenler için maddi yardımda bulunacağına ve Türk Vatandaşları için vizeleri kaldırılacağına dair söz vermiştir. Bunun  karşılığında da Türkiye mültecileri geri kabul edecek ve AB'yi göçmen akınına karşı koruyacaktır. Fakat AB söz verdiği gibi ne maddi yardımda bulundu ne de vizeleri kaldırdı. Hatta ilişkiler kopma noktasına geldi.

Türkiye'nin AB'de Yeri Var mı?

Türkiye'nin ilk ortaklık başvurusunda bulunduğu 1959 yılından bu güne kadar tam 57 yıl geçti. Bu zaman zarfında altı kurucu devlete 22 devlet katıldı fakat hala Türkiye'nin Birliğe katılımı kabul görmedi. Devlet adamlarımız anı yaşarken durumun pek farkında olamayabilirler fakat yukarıda kronolojik olarak anlatılanlar okunduğu zaman insan bazı şeyleri sorgulamaya başlıyor. AB neden Türkiye'yi kabul etmiyor?

Kendi kendimize yıllardır sorduğumuz bu sorunun cevabı aslında AB'nin kuruluş sürecinde ve kuruluş felsefesinde saklıdır. Avrupalı ülkeler;

  • Yıllarca birbiri ile savaştığı için
  • Birbirlerini öldürmekten bıktıkları için
  • Birbirlerini öldürmenin onları asıl düşmanları karşısında zayıf düşürdüğü için
  • Son iki dünya savaşı onları zayıflattığı için
  • Ekonomik olarak yıprandıkları için
  • Eski küresel güçlerini kaybettikleri için
  • Avrupa'da ortaya çıkan siyasal güç boşluğunu birbirilerine tutunarak doldurmak için
  • Kapitalist düzenlerini sürdürmek için
  • Menfaatlerini korumak için
  • Farklı etnik kökenlerden gelse de soy olarak birbirlerine diğer milletlerden daha yakın oldukları için
  • Farklı mezheplere sahip olsalar da din birlikleri olduğu için
  • ve en önemlisi de ortak düşmanları olduğu için bir araya geldiler.

 

Türkiye ise yukarıda sayılan parametrelerin hiç birinde Avrupa ülkeleriyle bir ortaklığı söz konusu değildir. Hatta Avrupa kıtasında yaşayan bir devlet bile değildir. Dolayısıyla bu denkleme dahil olması mümkün değildir. Ayrıca Avrupa ülkeleri yukarıda anlatılan olayları yaşarken Türkiye bunun hep dışında kalmıştır. Hatta Osmanlı olarak bizzat duruma tesirde bulunmuş ve fayda sağlamıştır. Bu devletlerle savaşmış ve hakimiyeti altına almıştır. Yani bu ülkeleri bir araya getiren önemli ve kadim bir düşman konumunda olan bir ülkeyi neden birliklerine dahil etsinler. Bunu belki birkaç yıl önce anlamak zor olabilirdi ama şuanda Türkiye'nin etrafını saran ateş onların niyetini açıkça ele vermektedir.

Türkiye, Avrupa Birliğine üye olmak için mücadele verdiği 57 yıllık süreçte hem maddi hem de manevi olarak iki önemli kayıp yaşamıştır. Bunlardan maddi olanın temeli oldukça adaletsiz bir şekilde kabul ettiği Gümrük Antlaşmasıdır. Bu antlaşma ile Türkiye'nin gümrük duvarı kaldırılmış ve Türk üreticisi ve sanayisi Avrupa karşısında savunmasız kalmıştır. Ayrıca tek taraflı tavizler de Türkiye'nin cari açığını daha da artırmıştır. Türkiye'nin bu süreçte yaşadığı manevi kayıp ise 57 yıl AB'ye girmek için harcadığı enerjiyi İslam Birliğini kurmak için harcasaydı şimdi başarmıştı. Bu sayede Irakta, Afganistan'da, Suriye'de ve diğer İslam beldelerinde bu kadar Müslüman ölmezdi. En önemlisi de bu gün sınırları tehdit altında olmazdı ve belki de kendisini bekleyen büyük bir savaştan kendisini ve masum insanları kurtarmış olacaktı.

YAZAR HAKKINDA
Faysal Çeker
Faysal Çeker
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN