Abone Ol

Atayım mı Denize?

Atayım mı Denize?

Zaman ve mekânın ötesine nüfuz eden hadiseler cereyan ediyor gözlerimiz önünde. Batmakta olan “kuru mülteci” gemileri yahut parçalanan tatlı tezgâhları. Hastalanmış tek bir geni yüzünden kontrolünü kaybetmiş sanki dünya; her yanında patlayan tümörler, kötülük hadsizce çoğalıyor. Yurtsuz kitleler kendi ahengini tecrübe ile yakalamışlar, usulca Akdeniz'in derinliklerine doğru iniyor ve sulara karışıyorlar. Yaşamak için bulamadıkları toprak, öldüklerinde dahi çok görülüyor bedenlerine. Ya da tek mülkü bir tabladaki fıstıkları olan adamlar, zabıtadan kaçamazsa eğer bir çamaşır ipinde veriyorlar son nefeslerini. Her acı, kendine has modern bir ritüel eşliğinde öğütülüyor, yok ediliyor. Akıtılan gözyaşları, kurulan cümleler aynı nizam içinde eylemsizliğe sürüklüyor her seferinde geride kalanları.

Balat sahilinde yerde oturmuş bir adam fotoğrafına denk geldim birkaç gün önce. Zabıtalar tarafından darp edilmiş, tatlı arabasına el konmak isteniyor ve direndiği için bu hâle getiriliyordu okuduğum habere göre. Başından akan kan yerde göllenmişti. Yazık ki artık olağanlaşmıştı bu tarz hadiseler, kahrolsun demek ve tek derdi beş çocuğu olan böyle adamların biraz olsun gündem gelebilmesi için sosyal medya hesaplarında paylaşmak gerekiyordu olanları. Olağan ve mutedil öfkelerimizle, yine benzer bir ayin için almıştık ellerimize telefonlarımızı. Derken video kayıtları da paylaşılmaya başlandı. Benzer durumlara maruz kalan seyyar satıcılar, ekseriyetle halk tarafından kollanır ve “emir kulu”nun tekmeleri bertaraf edilmeye çalışılırken, Ali Bey büyük bir zafere hazırlık yapan vatandaşlar tarafından dövülüyor ve darp başladığı an video kesiliyordu. Kayıt yapan kişinin yakınında olduğunu anladığımız vatandaşın kurduğu cümle, vicdanı dahi ilga edilmiş bir topluluk olmaya başladığımızı idrak etmek için o vakte uğramıştı belli ki; “abi arabayı atayım mı denize?”

** *

Ahlâk üzerine düşünüyorum aylardır. Toplum tarafından kabul gören kuralları çiğnemediğiniz, yaşı ve makamı sizden ileri olan kimselere hayır demediğiniz müddetçe “güzel ahlâklı” olarak niteleniyorsunuz. Kalbî bir yöneliş değil, dayatmalara riayet esas kabul ediliyor, yaşanan hayatlar kadar edilgen ve ısmarlama bir ahlâk anlatılıyor kürsülerde yazık ki.

İnsanda immun sistem hücreleri, vücuda giren yabancı maddeyi önce tanır ve işâretler, ardından fagosite ederek, öldürecek esas hücreye sunarlar. Onlar ise aynı düşman ile ikinci kez karşılaştıklarında hazırlıklı olmak için kalıcı hafıza hücrelerine dönüşürler. Kabakulak olmuş kişinin bir daha olmayışının sebebi böyle izah edilebilir. Aşılardaki mantık da budur, mikroorganizmanın ya zayıflatılmış canlı hâli, ya ölü formu ya da ona özgü bir antijenik parçası enjekte edilir. Savaş sonucu bağışıklık kazanılır ve tehlike ânı için savunma elemanları hazır bekler. Buna aktif bağışıklık diyoruz. Pasif bağışıklık ise; anneden doğumda alınan yahut bir hastalığın tedavisi için dışarıdan verilen savunma elemanlarının, sadece hastalık esnasında etken ile savaşması olarak özetlenebilir, kişi her hasta olduğunda eczasını temin etmek zorundadır.

Şundan bahsediyorum; hayatı boyu iyi bir ebeveyn olma duasını etmiş ve çocuğu olur olmaz onu bir fanus içinde korumaya alan aşırı merhametli, kimi zaman aşırı mükemmeliyetçi anne-babalar, yavrusu yirmi yaşına geldiğinde hayatının en büyük kırıklığını yaşıyor çoğu kez. Yıllar boyu ahlâk kaidelerini ailesinden, çevresinde spot bilgiler şeklinde hap gibi almış ve taklide kaçan bir tavır ile bunu sergilemiş çocuklar; hiçbir zaman vicdani gelişiminî tamamlamış gerçek birer birey olamıyorlar. Anne, baba, öğretmen, toplum, yasa bireyin hareket alanını kısıtladıkça; onu zararlı kabul ettiği âlemden izole ettikçe vicdanî immunite kazanılamıyor yani. Yanlışa temas edememiş, tekil mücadele verememiş, hata yapma fırsatı elinden alınmış âdem, onu yönlendiren “büyüklerinden” ayrı kaldığı ilk anda yalpalıyor ve vicdanî bir terazisi olmadığı için, yeni girdiği çevrenin normlarıyla hareket etmeye başlıyor. Çalıştığı kamu kurumunda âmirinin emri ile rüşvete, yolsuzluğa göz yuman memur kitleler de böylelikle çoğalıyor.

Şairin bir Eylül günü bileklerini kesmesi cürüm kabul edilir ve “imansızlık” olarak nitelenir; sakıncalıdır ve okumak itikade kalıcı zararlar verir. Oysa şair, bir Eylül günü içinin sesini dinleme hürriyetini topluma satmış olsaydı, babasının “insan eşref-i mahlukattır” deyişini bir ömür boyu idrak edemeyecekti.

Tatlıcı Ali'yi zabıta ile birlikte döven ahalinin psikopatolojisini kendime izah edebilmek için çok uğraştım. Vardığım nokta yine avamın ahlâk öğretisi oldu. Hayatı boyu öznel ve hakikî bir duruş sergileyememiş insanlar, yanlarında büyükleri/amirleri olduğunda onlar doğrultusunda canileşiyor ve legal tekmeler ile başını yarabiliyorlar komşuları sayılacak adamların. Dikte edilen tatlıcı Ali'nin vergi ödemeyen, kaçak çalışan devlete zararlı biri olduğudur, imha edilmelidir. Robotlaşmış kitle de sorgulamadan yerine getirir isteneni. Arabanın camını ilk indiren en duyarlı vatandaş olacak sanılır.

Lakin her çağda “ne âmiri ulan!” diyerek ekmek teknesini bırakmayacak omurgalı adamlar var olmuştur ve olacaklardır.

***

Arhavi'de bundan birkaç yıl evvel yol yapımı için derelerin yönü değiştiriliyor komşumun anlattığına göre. Yeni güzergâhında birkaç çalı akışı engelleyince derede, şiddetli bir sağanak ardından sel basıyor ve iki kişi hayatını kaybediyor geçen sene. Şimdi evimden sağlık ocağına giderken sabahları, kendi orijinal yoluna çevrilmeye uğraşılan dereyi izliyorum. Çamur içinde, kenarlarında demirler, öfkesi bir türlü dinmiyor belli ki. Tam kenarında boy vermiş, dokunulmamış ve asfalta kurban gitmemiş bir avuç ot içinde, eflatunun en güzel hâli ile boy veren çiçeğe hayranlıkla bakıyorum her defasında. Tek bir çiçek, yapılan her şeye şahit olmuş, direnmiş ve güzün son günlerinde yoldan geçenlere ibret olmak adına yaşamaya devam ediyor.

YAZAR HAKKINDA
Fatma Hakkoz
Fatma Hakkoz
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN