Abone Ol

Askerî Darbelerin Perde Arkası ve Vesayet Odakları

Askerî Darbelerin Perde Arkası ve Vesayet Odakları

1. Demokratikleşme Dalgaları

“Demos” ve “kratos” diye ifade edilen ve sırasıyla “halk” ve “güç, iktidar” anlamına gelen iki sözcüğün birleşiminden oluşan “demokrasi” kısaca halk yönetimi anlamına gelmektedir. (Yalçınkaya,2014:19-86).) Devletlerin ilk ortaya çıktığı ilkel yönetim biçimlerinden günümüzün ihtişamlı demokratik devletlerine kadar şöyle bir dönüp baktığımızda demos ve kratosun birleşiminden gerçek anlamda halkın kendi kendisini yönetmesi anlamında bir demokrasiden söz edilemeyeceği aşikârdır. Halkın iktidarının daha çok bir ideali ifade ettiği kolaylıkla anlaşılmaktadır. Bu yüzden demokrasi teorisyenleri demokrasinin aslında durağan değil dinamik bir olguyu yansıttığını ifade ederek demokratikleşme kavramını öne sürmektedir. Yani bir ülkede demokrasi var veya yok demek doğru olmaz, zira diktatörler bile ülkesinin demokratik olduğunu ifade etmektedir.

Doğru olan, ideal bir demokraside olması gereken kriterlere göre bir ülke yönetiminin demokratik olma derecesini ifade etmektir. Bu konuda süreç yönelimli yaklaşımı benimseyen Robert Dahl beş kriteri demokrasi için şart koşar. Bu beş kriter etkin katılım, oy kullanma eşitliği, bilgi edinebilme hakkı, gündemin denetimi ve yetişkinlerin dâhil olması şeklindedir. Merkezi New York'ta bulunan Freedom House isimli kuruluş da demokrasi için belirlediği bazı kriterlere göre her yıl tanınmış ülkelerin demokratikleşme derecesini belirleyerek bir sıralama yapmaktadır. (Tilly,2014)

Bir ülkenin siyasal kurumlarında demokratikleşme iki farklı şekilde ortaya çıkabilir. Birincisi otoriter veya totaliter bir rejime sahip olan bir ülkenin insan hakları ve özgürlüklere dair standartlarını yükseltme çabası, ikincisi de zaten demokratik bir yönetime sahip iken bir şekilde sekteye uğrayan demokrasisini artırma çabasıdır. İkinci duruma demokrasinin konsolidasyonu da denebilir ve daha çok askeri darbelerle demokrasisi sekteye uğrayan ülkelerin demokrasisini güçlendirme çabasını ifade etmektedir.

Samuel P. Huntington, “Üçüncü Dalga” adlı eserinde ülkelerin demokrasiye geçişini veya demokratik konsolidasyonunu demokratikleşme dalgası olarak adlandırmış ve demokratik bir yönetime sahip olduğu hâlde gerisin bir durum yaşanmasına da ters dalga adını vermiştir. Huntington'un belirlediği tarihler şöyledir[1]:

Birinci uzun demokratikleşme dalgası:1828-1926

Birinci ters dalga:1922-1942

İkinci kısa demokratikleşme dalgası:1943-1962

İkinci ters dalga:1958-1975

Üçüncü demokratikleşme dalgası:1974- (…)

Huntington her seferinde farklı sayıda ülkenin demokratikleştiğini ifade etmektedir. Ayrıca dalgaların başlama ve bitme süreleri bütün dünyada aynı olmayabilir. Hatta bir ülkede demokratikleşme dalgası yaşanırken başka bir ülkede tersi süreç başlamış olabilir. Fakat tarihler birbirinden çok uzak değildir. Huntington'a göre birinci dalgayı başlatan Amerika ve Fransız demokrasileridir, birinci ters dalgayı da Musolini'nin İtalya'sı başlatmıştır. İkinci demokratikleşme dalgası II. Dünya Savaşı sırasında faşist yönetimlere ait kurumların işgal edilmesiyle başlamışken ikinci ters dalga dünyanın birçok yerinde askerÎ yönetimlerin kurulmasıyla başlamıştır. Üçüncü demokratikleşme dalgasıysa Portekiz'deki Karanfil Devrimi’yle beraber askerî rejimlerin yıkılıp demokratik rejimlerin yeniden kurulmasıyla başlamıştır.

Demokratikleşme dalgaları kuramı askerî darbeleri iyi okumak ve resmin büyüğünü görmek için önem teşkil etmektedir. Dalga, deniz ve göl gibi geniş su yüzeylerinde dışarıdan bir etkiyle oluşan kıvrımlı hareket olarak tanımlanır. Merkezden başlar ve hızla çevreye yayılır. Dünya siyasal sisteminde de birileri göle bir taş atar gibi etkide bulunup bu dalgaları istedikleri zaman istedikleri yerden başlatıyorlar.  Peki bu taşı atan kimdir? Bu günlerde sıkça dile getirilen ifadesiyle üst akıl! Dünyayı bir satranç tahtasında oyun oynar gibi yönetip insanları demokrasi söylemleriyle kandırıp duruyorlar. Dünya sermayesini yöneten bu güç ABD'de 1828 demokratikleşme dalgasını başlattığı gibi 1922'de İtalya'da ters dalgalara neden olan faşist yönetimlerin fitilini ateşlemiştir. Çünkü kapitalist dünya düzenlerini ayakta tutan Liberalizm, Marksizm karşısında çaresiz kalmış, işçi hareketleri kitlesel olarak yayılmış ve kontrollerinden çıkmıştı. Bu durumda imdatlarına faşist korporatist sistemler yetişmiş ve dünyayı savaşa sürüklemiştir. Siyasal sistemleri istedikleri kıvama getirdikten sonra II. Dünya savaşının bitimine doğru tekrar demokratik uygulamaları önü açılmış ve sosyal refah devleti uygulamaları başlamıştır. Bir süre sonra sermaye sahipleri sosyal refah devletinin getirdiği maliyetlerden rahatsız olunca iki kutuplu dünya düzenine geçilmiş ve dünyayı istedikleri gibi yönetip zenginliklerini sömürmek için cunta yönetimlerine başvurulmuştur. 1958-1974 yılları arasında Asya’da 15, Afrika’da 22 ve Latin Amerika’da 13 ülkesinde askerî müdahaleler meydana gelmiştir. Buna Türkiye ve Yunanistan da dahildir. Söz konusu dönem aynı zamanda soğuk savaşın etkili olduğu dönemlerdir. Sermaye sahipleri bu dönemde neo-liberal politikalar uygulamış, refah devleti dönemindeki kayıplarını telafi etmiş ve yaşanan gerginlikten faydalanarak istedikleri kadar silah üretip satmıştır. Fakat neo-liberal politikaları iflas edip 1973'te dünya petrol krizi baş gösterince tekrar demokrasi ipine sarılmış, muhafazakâr ve liberal ideolojinin birleşiminden oluşan yeni sağ politikalarına yönelmiştir. Bunun sonucunda iki kutuplu dünya düzeni iflas etmiş ve 1991'de SSCB dağılmıştır. Soğuk savaş döneminde de sonrasında da dünya bir üst akıl tarafından yönetilmeye çalışılmıştır. Rusya'nın ve ABD'nin göstermelik düşmanlığı üst aklın amaçlarını gerçekleştirmek için bir araç olmuştur. Oysaki iki dünya savaşında da bu iki ülke savaşmamış ve müttefik olmuştur. Hatta Rusya'yı Hitler'in elinden ABD kurtarmıştır.

Bugün üst akıl denilen gücü Necmettin Erbakan 1990'larda Ezen Güç olarak nitelemiş ve Müslümanları uyarmıştır. Erbakan’a göre Ezen Gücün kalbini dünya Siyonizm’i oluşturmaktadır, beyni ise Haçlı zihniyetidir. Sağ pazusu ABD, kolunun devamı ise diğer Batı devletleri ve özellikle İngiltere’dir. Sol kolu ise Rusya ve bu güce hizmet eden diğer yönetimlerdir. Bu Ezen Güç adeta Wall Street’e bağlı bir hortumla bütün insanlığın kanını emmektedir. (Erbakan,2014)

Erbakan, Batı'nın Soğuk Savaş sürecini yönetmek için BM, NATO, AİHM ve AB gibi oluşumları kurduğunu ve nihayetinde Perestroyka/Glasnost hareketlerinin başladığını, böylece Sovyetlerin dağıldığını ifade etmektedir. Bu gelişmenin sonucunda dünyaya barış ve huzur gelmesi bekleniyordu ki Batılı liderler dünyaya barışın egemen olması yerine savaşı seçiyordu. Bu vesileyle 1990 İskoçya’daki NATO toplantısında İngiltere Başbakanı Thatcher, “Düşmanı olmayan ideoloji yaşayamaz, NATO’yu feshetmeyeceğiz ve bundan böyle düşman olarak kendimize İslâm’ı seçeceğiz.” demiştir. (Alan, 2001)

Kendi varlıklarını korumak için sürekli bir düşmanla mücadele etmesi gerektiğine inanan Ezen Güç veya üst akıl yeni düşman olarak İslâm'ı ve Müslüman ülkeleri seçmiştir. Körfez Savaşı, Afganistan'ın işgali, Irak'ın işgali, Libya'nın işgali, Mısır askeri darbesi, Suriye iç savaşı ve nihayetinde hedefteki İran ve Türkiye. Türkiye'de rutine dönüşen bombalı eylemler ve 15 Temmuz askeri darbe girişimi sonrası, yirmi yıl öncesinden uyaran Necmettin Erbakan'ın sözlerinin haklılığını ortaya çıkarmıştır. Erbakan, “Küfür tek millettir, siz bakmayın birbirlerine düşman göründüklerine aslında gizli dostturlar” diye bizleri uyardığında belki de inanmamıştık oysa ki Yüce Allâh (c.c.) âyetleriyle bizi açıkça bu konuda uyarmaktaydı.

2. Türkiye'de Askeri Darbeler ve NATO

Açınımı Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (North Atlantic Treaty Organization ) olan NATO Askerî İttifakı 1949 yılında Brüksel merkezli olarak kuruldu ve şu anda yirmi sekiz üyesi bulunmaktadır. Örgüt üyeleri herhangi bir dış güç tehdidine karşı barış için ortaklık adıyla birleşmiştir. Soğuk savaş döneminde Sovyetlere karşı oluşturulmuş bu birlik Sovyetler dağıldıktan sonra da varlığına devam etmiştir. Türkiye 1950'de Kore savaşında ABD'ye destek olarak savaştıktan sonra Ekim 1951'de Yunanistan ile beraber birliğe kabul edilmiştir.

Türkiye'de gerçekleşen her darbe girişiminden sonra şüpheler genellikle ABD ve onun güdümündeki NATO üzerinde yoğunlaşır. Çünkü Türkiye'de askerî darbeler silsilesi NATO'ya dahil olduktan sonra başlar. NATO üyesi bütün ülkelerde birlik adına komünizm ile mücadele adıyla muharip bir örgüt kurulmuştur. İngiliz ve Amerikan istihbarat servisleri tarafından kurulan ve desteklenen bu örgütün varlığı ilk defa 1990'da İtalya Başbakanı Andreotti tarafından doğrulanmıştır. İtalya'da Gladio adıyla kurulan bu örgütün Türkiye'deki adı Kontrgerilla'dır. 1950'lerden itibaren NATO üyesi ülkelerde kurulan bu gizli örgüt birlik adına birçok faili meçhul cinayete karışmıştır. 1980'de Gladio'yu açığa çıkarmak için İtalya'da görevlendirilen efsane Gladio savcısı Casson, II. Dünya Savaşı sırasında savunma amaçlı askerî gizli servis olarak kurulan Gladio’nun daha sonraları kontrol edilemeyen bir güç hâline geldiğini ifade etmiştir. Demirel'in cumhurbaşkanlığı döneminde danışmanlığını yapan Arcayürek, Gladionun NATO tarafından organize edildiğini, mensuplarının Panama ve Amerika'da eğitim gördüğünü ve kendine ait hapishanelerinin bile olduğunu ifade etmektedir. Arcayürek NATO faaliyetlerinin ise tüm ülkelerde devlet başkanı düzeyinde izlendiğini söylemektedir (Arcayürek,2007).

Türkiye'de gerçekleşen askerî darbelerin arkasında dış güçlerin bulunduğu birçok kesim tarafından dile getirilse de kesin olarak bu sonuca varmak için bu gizli servislerin ya ofisine girilecek ya da itiraf etmelerini beklenecektir. Böyle bir şey mümkün olmadığı için gerçekleşen olaylar üzerinden mantıksal çıkarımlar yapılarak kim yaptı sonucuna varmaya çalışılır. Maalesef bu mantıksal çıkarımlar ve eldeki delillerden hareketle de her seferinde bütün kapılar NATO, ABD, CIA ve Türkiye'deki derin yapılanmasına çıkmaktadır. Bunların en basit ispatı da her darbe öncesinde Türkiye'de toplumsal çatışmaların derinleşmesi, faili meçhul olayların artmasıdır. Örneğin 1980 darbesi öncesinde bu olaylar o kadar artmıştı ki insanlar darbeden sonra Kenan Evren'e dua eder hâle gelmişti.

1950'lerden sonra Milli İstihbarat Teşkilatımız CIA tarafından eğitilmiş, yurt dışındaki kurslarına katılmış, hatta bir süre CIA tarafından maaş bile ödenmiştir. Menderes'in bunu öğrenince çok sinirlendiği bile anlatılır. Ayrıca kontrgerillanın karargâhı hâline gelen Özel Harp Dairesi'nin nerede olduğunu soran Ecevit'in Amerikan Askerî Yardım Heyetiyle aynı binada olduğunu öğrendiğinde çok şaşırdığı dile getirilir. 27 Mayıs 1960 askeri darbesine giden süreçte ABD'nin Türkiye'nin hızlı büyümesine karşı çıktığı ve bir tarım ülkesi olarak kalması gerektiğini istediği fakat Menderes'in karşı çıktığı söylenir. Anlatılan bir çok olaydan anlaşıldığı kadarıyla Menderes ile ABD'nin arasının açıldığı anlaşılmaktadır. Bir türlü istediği krediyi ABD'den alamayan Menderes'in yönünü Rusya'ya çevirdiği ve ziyaret etmek için Moskova'dan randevu aldığı söylenir. Fakat ne hikmetse ziyaret etmeden önce darbe gerçekleşmiştir (Yetkin,2011). Kendisine darbe yapılacağından şüphelenen Menderes, 5 Mart 1959'da ABD ile askerî müdahaleye karşı koruma için antlaşma yapmıştır. Fakat kendisini koruyan olmamıştır. Oysa ki darbe gerçekleşmeden önce CIA Washington'a Menderes'in günlerinin sayılı olduğunu bildirmişti (Ünsaldı,2008).

12 Mart 1971'de sol görüşlü subayların komuta kademelerinde etkili olmaya başlamasından dolayı orduyu ele geçireceğinden endişelenen ABD yandaşı kesim orduda temizlik yapmak ve 1960 Anayasasının özgürlüklerle ilgili maddelerini değiştirmek için müdahalede bulunmuştur. 12 Eylül 1980 askerî darbesiyse Türkiye'deki gelişmelerden mutlu olmayan aynı üst aklın köklü değişiklikler yapmak için önceki tecrübelerini de kullanarak hazırladıkları kusursuz senaryonun ürünüdür. İran'da devrim olmuş, Türkiye'de İslâmî kesim güçlenmeye başlamış, Kıbrıs'a harekat düzenlenmiş ve ABD'nin bastırmasına rağmen Türkiye, Yunanistan'ın NATO'ya dönmesine râzı olmamıştır. Nihayetinde Kenan Evren 11 Eylül 1979'da hazırlıkları başlatmış, 7 Haziran 1980'de ABD yönetimini ziyaret etmiş ve 12 Eylül 1980'de darbe yapılmıştır. Darbe gerçekleştikten sonra da CIA Türkiye Masası Şefi Paul Henze, ABD Dış İşlerini arayarak Başkan Jim Carter'a iletilmek üzere meşhur "Our boys did it ( bizim çocuklar yaptı) mesajını iletmiştir (Birand, 1985).

Dünyada Siyonizm'e ve oluşturdukları kölelik sistemine açıktan meydan okuyan Mücahit Erbakan'ın 54. hükümeti kurmasından rahatsız olanlar 28 Şubat 1997'de bir kez daha düğmeye basmıştır. Post-modern bir tarzda askerî ve sivil bürokrasinin yanı sıra medya ayağı da harekete geçirilerek yapılan bu darbede kamuoyunda istenilen yönde algı oluşturulmuştur. O gün Necmettin Erbakan'a inanmayanlar yıllar sonra haklılığını dile getirmiştir. Aynı güçler 2007'de ve nihayetinde 15 Temmuz 2016'da Türkiye'yi kaybetmemek uğruna tekrar harekete geçmişlerdir. Son darbe girişiminden sonra herkes Erbakan'ın Ezen Güç dediği Üst Aklı konuşmaya başlamış ve Erbakan'ın kendilerini uyardığını kabul etmiştir.

3. Vesayet Odakları

Askeri darbelerden sonra cuntacılar, bir daha Türkiye'yi tek başına güçlü bir şekilde kimse yönetmesin düşüncesiyle yürütme yetkisini sivil ve bürokratik vesayetçi kurumlar arasında paylaştırmışlardır. Bu konuda 27 Mayıs askerî darbesinden sonra atılan adımlar 12 Mart ve 12 Eylül cunta yönetimleri tarafından pekiştirilmiştir. Böylece sonraki dönemlerde güçlü bir hükümetin kurulamaması sağlanmıştır. İktidar istemedikleri bir yola girişince vesayetçi kurumlarla müdahale edilmiştir.

27 Mayıs askerî darbesinden sonra Milli Güvenlik Kurulu (MGK), Anayasa Mahkemesi, Devlet Planlama Teşkilatı (DPT), Cumhuriyet Senatosu, Askeri Yargıtay kurulmuş ve Danıştay'ın yetkileri artırılmış, Genel Kurmay Başkanlığı tekrar başbakana bağlanarak konumu güçlendirilmiş, Üniversiteler ve RTÜK özerk hâle getirilmiştir.

12 Mart müdahalesinden sonra Askeri Yüksek İdare Mahkemesi (AYİM) ve Devlet Güvenlik Mahkemeleri (DGM) kurulmuştur. 12 Eylül askerî darbesinden sonra yapılan 1982 Anayasasıyla önceden oluşturulan vesayet odaklarının güçleri artırılmıştır. Cumhurbaşkanını güçleştiren veto hakkı verilmiş, Ordu Devlet Denetim Kurulunun (DDK) yetkisi dışına çıkarılmış, MGK yöneticilerine hukukî bağışıklık kazandırılmış ve Yüksek Askerî Şura (YAŞ) kararları yargısal denetim dışına çıkarılmıştır. Ayrıca üniversitelerin idaresi için 1981'de Yüksek Öğretim Kurulu (YÖK) kurulmuştur.

Danıştay'ın artırılan yetkileri sayesinde hükümetin tüzük çıkarması zorlaştırılmış, Anayasa Mahkemesi sayesinde birçok hukukî kıyım yapılarak Türkiye âdeta kapatılan siyasî partilerin mezarlığına dönüştürülmüş, YÖK sayesinde başörtülü öğrenciler üniversiteden atılmış ve üniversitelere inançlı insanların alınmasının önüne geçilmiştir. MGK sayesinde Ordu istediği gibi siyasî iradeye müdahale etmiş, YAŞ ve askerî mahkemeler sayesinde bir yığın hukuksuzluk yapılmıştır.

Oluşturulan vesayetçi kurumların etkileri en net biçimde 28 Şubat Post-modern darbesi sırasında gözlenmiştir. 28 Şubat sürecinde bütün bu sivil ve askerî bürokratik kurumlar işletilerek Milli Görüş iktidarına ve hareketine saldırı yapılmıştır. En nihayetinde de MNP ve MSP gibi Refah Partisi ve sonrasında kurulan Fazilet Partisi de kapatılmıştır.

 3 Kasım 2002'de iktidara gelen AK Parti hükümeti tarafından AB uyum süreci dolayısıyla, tesis edilmiş vesayet odaklarıyla ilgili bir takım değişiklikler yapılmıştır. Fakat ordunun sivil iradenin kontrolünden çıkarak bir hizibin etkisiyle millet iradesine kast etmesinin önüne geçilememiştir. Bu vesileyle 15 Temmuz darbe girişimiyle bundan sonra, kendi iradesini bir dış mihrakın eline vermiş kliklerin ordu mekanizmasını harekete geçirerek millet iradesine müdahale etmesinin önüne geçmek için bir takım radikal değişiklikler yapılmaya çalışılmaktadır. Umulur ki Ordusu ve milletiyle beraber bu ülkenin bütün fertleri, ülkenin ve ümmetin selâmeti için bütün üst akıllara karşı birleşir ve mücadele ederler.

 

Kaynakça

Alan, B. (2001). “D- 8: Yeni Bir Dünya.” İstanbul: Yörünge Yayınları.

Arcayürek, C. (2007). “Derin Devlet” (6.Baskı). İstanbul: Detay Yayıncılık.

Birand, M. A. (1985). “12 Eylül”. Ankara: Karacan Yayınları.

Erbakan, N. (2014). “Erbakan Külliyatı” (2. Baskı), T. Çetinkaya (Ed.). Ankara: MGV Yayınları.

Yalçınkaya, A. ( 2014). “Yurttaş: Siyaset”. M.A. Ağaoğulları (Ed.), Sokrates’ten Jakobenlere   Batı’da Siyasal Düşünceler (s. 19-86). İstanbul: İletişim Yayınları.

Tilly, C. (2014). “Demokrasi” (2. Baskı). (Çev: E. Arıcan). Ankara: Phoenix Yayınevi.

[1]Huntington, S.P. (2011). Üçüncü Dalga: Geç 20. Yüzyılda Demokratikleşme (3. Baskı). Ankara: Kilit Yayınları.

YAZAR HAKKINDA
Faysal Çeker
Faysal Çeker
YORUMLAR
İçeriğe ait yorum bulunmamaktadır.
YORUM YAPIN